KANIN UNUTTUĞU ŞARKI
07 Ağustos 2025, 11.37 A- A+
Gecenin içinden, ağır adımlarla bir adam geçti. Üzerinde, rüzgârın ezberlediği eski bir ceket vardı; içinde ise geçen yıllardan arta kalan bir sessizlik. Ayakkabısının altı hafifçe sürtünürken, Kemeraltı’nın sokakları geçmişin uğultusuyla inliyordu. Adını kimseye söylemezdi, çünkü adı, bir zamanlar kan gibi akarken şimdi yalnızca belgelerde geçen silik harfler dizisiydi.
Bir zamanlar Karataş’taki eski evlerin arasında iki komşu çocuğuydu Suzan’la. Kırık bir radyodan yükselen türküye eşlik eden iki sessizlikti onlar. Suzan susardı, o dinlerdi. Yıllar geçti. O evler yıkıldı. Radyolar sustu. Ancak bir öğle vakti, Tepecik’teki hastane koridorunda yeniden karşılaştılar. Bu kez biri hemşire formasıyla, diğeri yorgun bir bedenle… Suzan onu hemen tanımadı, fakat adam, Suzan’ın gözlerindeki o eski sessizliği hatırladı.
Önce yalnızca bir kontrol için gelmişti; belki uzun süredir geçmeyen yorgunluk, belki de nedensiz iştahsızlık… Hekimin tahlil sonuçlarına bakarken kaşları çatıldığında içeride hafif bir rüzgâr esmişti.
“Kanınızda bir iz var,” demişti hekim. “Geçmişten gelen, unutulmak istemeyen bir iz…”
Adam o izi hatırlamıyordu. Ne zaman girmişti içine; hangi gün, hangi iğne, hangi küçük kan damlası ona sessizce bir gölge getirmişti? Belki gençliğinde Alsancak’ta bir sokak köşesinde paylaşılan bir enjektördeydi o karanlık. Belki eski bir dispanserin steril olmaktan uzak ellerinde… Belki de kime ait olduğu belli olmayan bir bağışta.
İlk başta hiçbir şey değişmemişti. Ya da o öyle sanmıştı. Ne var ki yorgunluk, sabahları yatağından kalkamayan bir ağırlığa dönüşmüştü. Karın boşluğunda zaman zaman bir sancı dolaşıyor, aynaya baktığında gözbebeklerinin kenarında anlam veremediği bir sarılık yerleşiyordu. İdrarı koyulaşmış, teni solgunlaşmıştı. Üstelik daha kötüsü, içinde bir bulanıklık baş göstermişti: Düşünceler puslu, hafıza kırık, günler birbirine karışıyordu.
Bazı sabahlarda, parmaklarının eklemlerinde ince bir sızı olurdu; dizlerini kıvırırken ufalanan taşlar gibi çatırdardı. Birkaç kez, nedensiz titremeyle uyandı; alnı nemliydi, iliklerinde kısa ama delici bir ateş dolaşmıştı sanki. Derisi de zamanla, açıklanamayan kabuklarla, kaşınan lekelerle konuşmaya başlamıştı.
Hekim, uzun cümleler kurmamıştı.
“Virüs,” demişti. “Sessiz, fakat inatçı...”
Adam yalnızca başını sallamıştı. Çünkü o kelime, kulağına tıbbi bir tanımdan çok, bir kehanetin dile gelişi gibiydi.
Zamanla iç organlarının sessizliği, suskun bir çığlığa dönüştü. Karaciğeri, bir zamanlar vücudunun yorgun savaşçısı, şimdi kendi içine çökmeye başlamıştı. Bazen karnı şişiyor, cildi kaşınıyor, ayak bilekleri suyla doluyordu. Hekim, artık sirozdan söz ediyordu; bir tür iç çürümeden, karaciğerin yavaş yavaş taşlaşmasından... Her sabah aynaya baktığında yüzünde çizgiler değil, sanki eski bir toprağın çatlakları varmış gibi görünüyordu.
Bir gün Karşıyaka vapurundayken, göğsünü tutarak oturduğu bankta fark etti Suzan onu. Yanına oturdu, bir şey sormadı. Sadece yanında oturdu. Ve birkaç dakika sonra cebinden bir kâğıt çıkardı. Üzerine yalnızca iki kelime yazmıştı:
“Hâlâ hatırlıyorum.”
Adam o kâğıdı katladı, ceketinin iç cebine koydu. Kalbinin üzerine. O günden sonra, her sabah o kâğıtla uyanmaya başladı.
Çevresindekiler hâlâ onun adını söylüyorlardı. Oysa adam, kendini artık başka bir şey olarak tanıyordu: İçinde taşıdığı o sessiz virüsle birlikte, yaşamın içinden yavaşça sızıp giden biri. Çünkü bu hastalık yalnızca karaciğeri değil, sesi de susturuyordu. O artık, şarkı söylemeyen bir kanın taşıyıcısıydı.
Bir gün, hastanenin tavanına bakarken, gözlerinin önünde eski bir çocukluk anısı belirdi: Bostanlı Deresi kıyısında Suzan’la birlikte bir şarkı mırıldandığı, ayaklarını serin suda sallandırdığı, güneşin alnında uyuyakaldığı o gün. Oysa şimdi, su bulanık, şarkı eksik, güneşse kırılgan bir ışıktan ibaretti…
Suzan Hemşire gelip damardan ilaç verdi. O ilaç, hastalığa karşı bir savaşın belki son parçasıydı; belki geç kalınmış bir çaba, belki de sonsuzluğa gecikmiş bir vedaydı.
Ama doktorun odasında bir başka kelime geçmişti fısıltıyla:
“Tümör. Henüz küçük ancak büyüyebilir. Belki de karaciğerin içinden filizlenen yeni bir karanlık...”
Yine de bir ihtimal vardı. Eğer bulabilirlerse, uyumlu bir bağışla yeni bir parça eklenebilirdi ona. Adına nakil diyorlardı; ancak adam bunu, bir tür başka doğuş gibi hayal etti. Eski bir melodiyi, yeni bir sesle yeniden çalmak gibi.
Ve o anda adam, uzun zaman sonra ilk kez kalbinin içinde bir kıpırtı hissetti. Belki bir umut, belki bir yorgunluk… Belki yalnızca hâlâ yaşıyor olmanın kırık ama gerçek, nadir bir habercisiydi o.


YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir