DÜNYANIN BÜTÜN ELDİVENLERİ
16 Ağustos 2025, 13.12 A- A+
Bazen, karın yavaş yavaş yağdığı bir sabahın içinde büyür çocukluk ve o sabah, hangi mevsimin hangi gününe denk geldiğini asla bilemez insan. Sadece üşür. İçine çektiği her nefesin, ciğerlerinde cam kırıkları gibi gezindiğini hisseder de, yine de bir şey demez. Sustukça çoğalır çünkü bazı yokluklar. Sustukça ağırlaşır bazı yürekler.
O zamanlar, bir çocuk vardı. Dedesiyle babaannesinin gölgesinde büyüyen, her şeye erken ağlayan, hiçbir şeye tam olarak inanamayan bir çocuk…
Sokakta çocuklarla kartopu oynarken, elleri kıpkırmızı kesilmişti. Gülüşlerin arasından bir şey düşmüştü içine. Belki bir sessizlikti o, belki annesiyle babasının artık sözlerinin duyulmadığı bir zamandı, belki de bir çift eldivenin içinde gizlenen yokluktu.
O çocuk, eve koştu. Ayakkabısının içi karla dolmuştu ama fark etmedi.
“Eldiven, bana eldiven alır mısınız?” dedi.
Sesinde karlara karışan bir gölgenin ıslaklığı, elinde ise kırmızıya çalan bir isyan vardı.
Dedesi bir şey demedi. Babaannesi gözlerini kaçırdı. O an, evin içindeki duvarlar biraz daha eskiyiverdi. Tavan alçaldı. Sobadan duman yerine sessizlik yükseldi.
Kar iki gün sonra eridi. Ve eldiven, tıpkı rüyadan uyanınca unutulan bir cümle gibi, hem çocuğun, hem yaşlıların içinden usulca çekildi. Ama mart ayında, sanki Tanrı çocukların kalbini sınamak istermiş gibi, kar yeniden yağdı.
Mahalle çocukları sokağa döküldü. Cıvıltılar savruldu havada. Bir çocuğun kalbi, onları duymaya bile dayanamaz bazen. Avlu kapısına yönelmişti ki, gözleri dut ağacına takıldı. Ağaç, sanki çocuğun dertlerini dinlemek için oraya dikilmişti bir zamanlar. Ve işte o an, her şey açıklanamayacak kadar karışıktı.
Tırmandı. En tepeye çıktı. Ağacın dalları, sanki yoklukla el ele tutuşmuş gibi titriyordu. Ve o çocuk, birden bağırmaya başladı:
“Eldiven istiyorum! Eldiven!”
Sümüğüyle kar karıştı. Boğazı yırtıldı.
Dedesi geldi, “İn,” dedi.
Babaannesi geldi, “Oğlum yapma,” dedi.
Komşular, sabrın ceketini giyip koştular.
İnmedi.
Çünkü orasıydı, o ağaçtı, o yükseklikti kelimelerin dökülebildiği tek yer.
Sonra babaannesi, komşudan bir çift eldiven bulup getirdi. Tuttu ellerinde:
“Bak,” dedi, “al eldiven… İn artık… Bak, senin olsun bunlar.”
Ama çocuk, gökyüzüne bakan gözlerini aşağı indirmedi bile.
“İstemiyorum! Komşunun getirdiğini istemiyorum ben!” dedi.
Çünkü onun istediği, o ağaçta bağırdığı şey, yalnızca bir çift eldiven değildi. Asıl istediği, karın altına gömülmüş bir anne sesiydi belki. Belki babasının omzunda bir yürüyüştü. Belki de sadece bir kere “Oğlum” denmesiydi, içinde sıcaklık olan bir kelimeyle.
Ama onlar yoktu. Eldiven de alınmadı zaten. Alınamazdı. Çünkü dünyanın bütün eldivenleri, önüne yığılsa bile, onun donmuş parmaklarını değil, içine çökmüş o büyük boşluğu ısıtamazdı.
Ve o çocuk… Eldiven istemedi aslında. Bir boşluğun kapanmasını istedi. Bir yokluğun, yeniden var olmasını… Ama bazı yokluklar, yerine hiçbir şeyin konamayacağı kadar derindir.
Çocuktu.
Bir çift eldivenin içinde ölüme ve yokluğa haykıran bir çocuk…


YORUMLAR