İPLERDE ASILI GÜNEŞ
24 Ekim 2025, 15.16 A- A+Yaz sonu yaklaştığında, evin önündeki avlu bir panayır yerine dönerdi. Ne gürültü vardı ne de kalabalık… Ama hava öyle dolu olurdu ki toprağın nabzı, meyvenin kokusu, güneşin son soluğu havada birbirine karışırdı.
Babaanne, gün doğmadan uyanır, yıkanmış ve kesilmiş elmaları, erikleri büyük sinilere dizerdi. Güneş yükselmeden bu iş bitmeliydi. “Kuruma sabahın serinliğinde başlarsa, rengi içerde kalır,” derdi. O söz, sanki toprağın fısıltısıydı.
Mısırlar birbirine bağlanır tırabzana asılırdı. Bir yanda da iğneye geçirilmiş uzun ipler uzanırdı. Taze fasulyeler, bamyalar, dolmalık biberler, acı kırmızılar, tatlı yeşiller, oyulmuş patlıcanlar dizildikçe renkler birbirine yaslanır, sabırla kışa bir dua yazılırdı. Çocuk en çok o anları severdi. Her dizi, sonbahara yazılmış bir şiirin dizesi gibiydi. Güneş avluya düşerken sebzelerin üstü kan kırmızısı bir ışığa bulanır, rüzgârla birlikte ipe dizili renkler hafifçe salınırdı.
Sebzeleri ipe dizerken parmağına iğne battığında bile vazgeçmezdi. Çünkü babaanne hiçbir zaman acele etmezdi. “İpe geçirilen her sebze bir kış gününe saklanır,” derdi. “İyi dizersen, kokusu kalır.”
Avlunun orta yerinde domates suyu fokur fokur kaynardı. Yarıya bölünmüş ekşi narlar sopayla dövülür, taneleri bakır leğende birikirdi. Sonra o nar suyu küçük bir kazanda kaynatılır; koyulaştıkça havaya, ekşiyle tatlının arasında, neredeyse hüzün gibi bir koku yayılırdı.
Ertesi gün bir köşede pekmez kaynardı. Kabaran yüzeyde ince baloncuklar parıldar, tahta kaşıkla karıştırıldıkça güneşin rengi sanki kazanın içinde çözülürdü. Babaanne bir bardak şıra doldurur, çocuğa uzatırdı. “Olmuş mu?” diye sorardı. Çocuk için o pekmez, güneşi toprağın koynuna saklayan en tatlı hatıraydı.
Rüzgârla titreşen o avlu, çocuk gözünde bir tarlaya dönerdi; tohum gibi, umut gibi…
Yine bir başka günde bulgur hazırlığı başlardı. Buğday kaynatılır, kuruduktan sonra komşu kadınlar toplaşır, el değirmeninde bulgur kırılırdı. Ayrılan kabuklara toz şeker eklenir, çocuk da onu severek kaşıklardı. Sonra birlikte herkesin haşhaşı ezilir, pay edilirdi. Sokağın başındaki dibekte ise biber dövülür, acısı tatlısı ayrı ayrı toz haline getirilirdi.
Bir başka sabah, tarhana yoğrulurdu. Yoğurdun, biberin, soğanın kokusu birbirine karışır; hamur günlerce bekletilir, sonra ince örtüler üzerinde sık girilmeyen bir odaya serilirdi. “Tarhana sabır ister,” derdi babaanne. “Altüst edilmezse ekşir.”
Sepetlerde turşuluk salatalıklar, biberler, küçük patlıcanlar, yeşil domatesler hazırlanırdı. Sarımsak kokusu duvarlara siner, sirkenin keskinliği nefesi yakardı. “Turşu ekşi olursa, kışın sofrada güler yüz olur,” derdi babaanne.
Kışlık hazırlıklar bitince, evin boş odası erzak deposuna dönerdi. Çuvallar yere serilir ve üzerine elmalar, ayvalar, cennet elmaları, kış armutları birbirine değmeden konulurdu. Samanların arasına kavunlar dikkatlice yerleştirilirdi. Köfünler cevizle dolu olurdu. Duvardaki çivilere ise bulgur, susam, mercimek, nohut, fasulye, bakla keseleri asılırdı. Raflarda ise kiraz kavanozları, vişne şurubu şişeleri sıralanırdı. O oda, bereketin ve emeğin mühürlendiği yerdi.
En neşeli gün, erişte kesme günüydü. Komşular gelir; un, yumurta ve tuzla yoğrulan hamur oklavayla inceltilir, bıçakla uzun uzun kesilirdi. Çocuk dizlerinin üzerinde oturur, hamurun kesilirken çıkan hışırtısını dinlerdi. O hışırtıda yazın sesi biraz daha uzaklaşır, kışın nefesi yaklaşırdı.
Avlunun, kışa hazırlanmış bir masal gibi göründüğü o günlerden birinde, biber dizileriyle oynarken çocuk, yanlışlıkla iplerden birini kopardı; biberler toprağa saçıldı. Öylece kaldı, utançla… Babaanne eğildi, birini eline aldı, gülümsedi: “Düşen biber boşa gitmez,” dedi. “Yerden topladığın da kışın ısıtır.”
O an çocuk anladı: Emek kaybolmaz, sadece yeniden dizilir.
Kış geldiğinde, soba yanarken o ipe dizilmiş biberler, kurumuş elmalar, nar ekşisi sofraya konduğunda; yazın güneşi yeniden içeri girerdi sanki. Biberin sobanın üzerinde közlenirken duyulan çıtırtısı, elmanın kokusu, narın ekşisi, tarhananın buharı… Hepsi bir yaz gününü hatırlatırdı.
Artık babaanne ne sebze diziyor, ne kazan karıştırıyordu. Ama her kış, artık büyümüş olan çocuk, dolaptan bir kavanoz salça çıkarıp kapağını açtığında, aynı koku yükselir. Güneşin sırtına bağlanmış bir çocukluk anısı gibi.
Çünkü babaanne yalnızca yazı değil, yazın bütün sıcaklığını, sabırla saklamıştı. Kışın soğuğunda, güneşin hatırasıyla birlikte yeniden doğan bir mevsimi öğretmişti ona.
Güneş artık iplerde değil, çocuğun ellerindeydi. Geçmişin ışığı, geleceğe sızıyordu.


YORUMLAR