Hazan Bağları
03 Kasım 2025, 10.01 A- A+
Şüphesiz ki yeryüzünde hiçbir eşyanın kaderi diğerinden müstakil değildir. Evrenin her zerresi, görünmez bir mühürle birbirine bağlıdır ve insan kalbi de bu ilahi devranın ayrılmaz bir parçasıdır.
O sabah, güneş bile kederli bir edayla doğmuştu. Çocukluğundan beri taşlarını ezbere bildiği, her köşesini tanıdığı eski semtin suskun avlusunda, asırlık bir çınarın gölgesine sığınmıştı adam. Güz mevsiminin keskin rüzgârları, ağacın yapraklarını aceleci bir infazcı gibi dallarından koparıyor, toprağa savuruyordu. Her savruluşta, kalbinde ince bir sızı beliriyordu. Zira o çınar, yıllardır sevdiği kadınla kurduğu bağın hem şahidi, hem de sırdaşıydı.
Muhabbetleri, baharın o toy ve yeşil sevinciyle başlamıştı. Yapraklar tomurcuklanırken gönlünde de bir ihtimal filizlenmişti. Lâkin her filizin kaderinde bir soluş, her sevincin ardında bir son vardır. O yeşil tonlar, yazın yakıcı alevinde olgunlaşmış, nihayetinde bu hazan vaktinde, kaçınılmaz bir sarılığa ve kızıllığa dönmüştü.
Her dökülen yaprak, maziden kopup gelen bir yemin, tutulmamış bir söz, yersiz bir kıskançlık yahut gönüllerde biriken beyhude bir beklentiydi. Her biri, bir anının son nefesi gibi sessizce toprağa düşüyordu.
“İşte,” diye seslendi kendi kendine, bir yaprağın savruluşunu seyrederken, “aşk da böyledir. Güz gelir, ömrümüzden bir parça eksilir. Bizim hazan bağlarımız, o dallara lüzumundan fazla yük bindiren ihtirasların mevsimidir.”
Zira yapraklar, var olmanın hakkını verebilmek için bir vakit sonra tutundukları dallardan kopmak zorundadırlar. Ağacın kışı sağ salim atlatabilmesi, özünün sağlam ve dirayetli kalabilmesi için o rengârenk ama yük olan ihtişamdan vazgeçmesi gerekir. Aksi hâlde, ilk kara rüzgârda dallar çatlar, gövde yarılır.
Kadınla paylaştığı nice an vardı: Güneşli günler, yıldızlı geceler, söze sığmayan sessizlikler... Lâkin zaman, o yeşil günlerin her birini usulca boyamış, önce sarıya, sonra kızıla çevirmişti. Şimdi, kalan son birkaç solgun yaprağa bakıyordu. Onlar, o bağın hâlâ köklerinden kuvvet alan ama yalnızlığı da kabullenmeye mecbur olan vefakâr kısımlarıydı. Derin bir saygı, unutulmayacak bir tebessüm ve artık kimseye yük olmayacak bir hatıra...
Bu hâl, bir bitiş değil; vazgeçişin soylu bir biçimiydi. Zira insan, sevdiğini bazen sessizce, ona yük olmadan sevebilmeliydi. Çünkü kimi sevgiler, ancak eksilerek olgunlaşır.
Kuru bir çıtırtı duyuldu. Son yaprak da koptu. Geriye yalnızca çıplak bir gövde kaldı. Çınar, kış uykusuna hazırdı artık. Dökülerek arınmış, içini hafifletmiş, yepyeni bir bahara sabırla varmayı tefekkür ediyordu.
Aşkın en büyük hikmeti, baharın coşkusunda değil, sonbaharın sessiz hüznünde gizlidir: Özde kalanları koruyabilmek için fazlalıklardan soyunmak...
En sahici aşk, dökülmeyi göze alan ve buna rağmen dimdik kalan gövde kadar hakiki olmalıdır.
Ve adamın gönlü, o kışı geçirmeye artık hazırdı.


YORUMLAR