Okul... Eğitim yuvası...
15 Nisan 2026, 21.51 A- A+
Okullarda yaşanan öğrenci cinayetlerini yalnızca “gençlerin şiddeti” diye okumak, gerçeğin en
yüzeyinde kalmaktır. Bu olayların arkasında, giderek ağırlaşan bir sosyal iklim var. Ve o iklimin adı
çoğu zaman hayat pahalılığı, yorgun ebeveynlik ve görünmez çocukluk.
Bugün bir evin içi, eskisi gibi değil artık.
Anne baba sabahın erken saatinde evden çıkıyor kosarcasına, gecenin yorgunluğuyla dönüyor.
Zihinleri kira, faturalar, pazar fiyatları, borçlar, gelecek kaygısı ile dolu. Çocuk ise o evde fiziksel olarak var,
ama duygusal olarak çoğu zaman yalnız.
Aynı evin içinde yaşayan ama birbirine temas edemeyen hayatlar var artık.
Anne baba kötü niyetli değil.
Ama çok yorgun.
Çok dağılmış.
Çok kaygılı.
Bu yorgunluk, fark edilmeden bir ilgisizliğe dönüşüyor.
İlgisizlik ise çocukta, “ben görünmüyorum” duygusuna…
Bir çocuk için en ağır yük, yoksulluk değil, görülmemektir.
Evde konuşulacak konular hep aynı, belkibde hır gür.
“Para yetmiyor.”
“Her şey çok pahalı.”
“Ne olacak böyle?”
Ama kimse çocuğa dönüp:
“Sen bugün nasılsın?” demiyor.
Çocuk, anne babasının stresini emiyor durmadan.
Onların kaygısını yükleniyor.
Ama kendi duygularını bırakacak bir yer bulamıyor.
Bir de bunun üzerine sosyal medya, akran zorbalığı, kıyas kültürü, dışlanma, değersizlik hissi ekleniyor. Çocuk hem evde yalnız, hem okulda yalnız, hem kalabalıkların içinde yalnız.
Ve bu yalnızlık, bazen öfkeye, saldırganlığa dönüşüyor.
Eskiden mahalle vardı.
Komşu vardı.
Kapı çalınırdı.
Bir çocuk sadece ailesine değil, çevresine de aitti.
Şimdi çocuklar dört duvar arasında, ekranların içinde büyüyor. Kimse kimsenin çocuğunu tanımıyor.
Kimse bir çocuğun değişen ruh hâlini fark etmiyor.
Toplum olarak çocukları büyütme sorumluluğunu kaybettik.
“Benim çocuğum değil” dediğimiz yerde, aslında hepimizin geleceğini görmezden geliyoruz.
Bu cinayetler, sadece iki çocuk arasında yaşanan bir trajedi değil. Bu, yetişkin dünyanın çocukları
duyamamasının sonucudur.
Hayat pahalılaştıkça, insanlar hayata tutunmaya çalışıyor.
Ama bu tutunma çabasında, en çok da çocukların elleri boşta kalıyor ve cocuk yuvarlanıyor uçuruma.
Onlar maddi eksiklikten değil,
Duygusal eksiklikten kırılıyor.
Bir çocuk, sevildiğini bilmediğinde…
Değerli olduğunu hissetmediğinde…
Konuşacak kimse bulamadığında…
İçindeki karanlıkla baş başa kalıyor.
Ve o karanlık, bir gün taşabiliyor.
Bu yüzden mesele sadece okul güvenliği değil.
Mesele evlerin içindeki sessizliktir çoğu zaman.
Mesele sofralardaki tatsızlık.
Mesele aynı odada oturup, ayrı dünyalarda yaşamak.
Çocuklar anne babalarının yorgunluğunu anlıyor.
Ama anlaşılmayı da bekliyor.
Belki de bugün çocuklarımızın en çok ihtiyacı olan şey pahalı oyuncaklar, kurslar, imkânlar değil.
Sadece dinleyen bir yüz, anlayan bir ses, dokunan bir el.
Çünkü bir çocuk, ilgisizliğin içinde büyüdüğünde, kendini değersiz hisseder.
Değersizlik ise bazen, en tehlikeli davranışların zemini olur.
Bu olaylar bize şunu hatırlatıyor:
Çocuk yetiştirmek, sadece geçindirmek değildir.
Yanında olmak, görmek, duymak, hissettirmek gerekir.


YORUMLAR