gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Zamansız Bir Adanın Naif Hikayesi

24 Mayıs 2026, 20.31
A- A+
Bazen insan, İstanbul’un ruhu yoran o kalabalığından, ritmi hiç yavaşlamayan uğultusundan kaçıp sığınacak sakin bir liman arar. Benim limanım, özellikle böyle özel zamanlarda Büyükada, ya da Bodrum olur. Bu bayramı da fırsat bilip, varlığıyla içimi ısıtan babaannemle birlikte düştük yollara. Amacımız hem adadaki eski köşkü bayram vesilesiyle biraz havalandırmak, hem de adanın o kendine has, asil sessizliğinde huzur bulmaktır. Sabahın dinginliğinde yürüyüşe çıkıp kütüphaneden yeni kitaplar seçmek, dostlarla içilen bir bayram kahvesinin eşliğinde derin sohbetlere dalmak, hatta bazen aramızda yanlış telaffuz edilen bir kelimeye gizli gizli, sessiz kahkahalarla gülmek... İşte adanın bana sunduğu en büyük, en rafine lükstür bu.

​Fakat bu bayram, adanın o tanıdık sessizliği bambaşka bir sürprize gebeydi. Uzun yıllardır pencerelerine kilit vurulmuş, kapısı hiç aralanmamış tam karşımızdaki ahşap, üç katlı köşkün tüm panjurları ardına kadar açıktı...

​Yürüyüş dönüşü, içimdeki o çocuksu meraka yenik düştüm. Adımlarımı yavaşlatıp, bahçe kapısını usulca aralayarak içeri süzüldüm. Bahçe, zamanın kollarına bırakılmışçasına bir hayli bakımsızdı. Sararmış yaprakları süpüren bahçıvan beni fark edince, yüzünde sevecen bir ifadeyle, "Buyrun, geçin lütfen," diyerek içeri davet etti. Kolay gelsin dileklerimi ileterek köşkün ana kapısına doğru yürüdüm. Şu iflah olmaz meraklı huyumdan bir türlü vazgeçememiştim; babaannem beni burada böyle görseydi kesin elinden çekeceğim vardı! Tam kapıyı çalmak üzere elimi kaldırmıştım ki, yaşlı ve son derece zarif bir hanımefendi kapıyı açtı. Yüzünde sıcacık, aşina bir gülümsemeyle doğrudan gözlerimin içine baktı:

​"Hoş geldiniz... Sizi tanıyorum, karşı köşkteki mimar kızsın sen."

​Şaşkınlığımı gizlemeye çalışan bir tebessümle, "Evet," diyebildim sadece.

​Gözleri parıldayarak sözlerine devam etti: "Biliyor musunuz, torunum da birkaç gündür bu köşkün restorasyon projesi için sizinle iletişime geçmeye çalışıyordu. Gelin, bir çayımızı için..."

​O kapı aralandığında içeriye doğru attığım ilk adım, beni sadece bir mekâna değil, zamanın durduğu o asil ve büyülü geçmişe götürdü. İçerisi... İçerisi buram buram bir anne kokuyordu. Hani o insanı kayıtsız şartsız güvende hissettiren, sarıp sarmalayan, o çocukluktan kalma tanıdık sıcaklık.

​Bizi loş ama ruhu olan bir salon karşıladı. Yaşanmışlıkların asaletini taşıyan gül kurusu koltuklar, başımı yukarı kaldırdığımda zamanın yorgunluğuyla birkaç taşı düşmüş mahzun avizeler... Pencerelerde zamana meydan okuyan kadife, çiçekli perdeler adanın rüzgarıyla hafifçe dalgalanıyordu. Az sonra, o eski günlerin zarafetini taşıyan narin porselen fincanlarda sıcacık çaylar ikram edildi. O fincanlar bile masanın üzerinde başlı başına bir nostalji masalı anlatıyor gibiydi.

​Henüz asıl konuya, duvarların diline, mimariye ve köşkün restorasyon detaylarına girmeye fırsat bulamadan, salonun başköşesinde arz-ı endam eden taş plaklar dikkatimi çekti. Ev sahibinin gözlerinde muzip ve eskilere özlem duyan bir ışık yandı; "Sever misiniz?" diye sordu usulca. Ve hemen ardından, ince bir sitemle ekledi: "Gerçi siz çok gençsiniz, bunlar bizim zamanlarımızın şarkıları..."

​Gülümseyerek itiraz ettim: "Olur mu hiç efendim? Çok severim, benim de acizane küçük bir koleksiyonum var."

​Bu cümle aramızdaki tüm resmi mesafeleri bir anda eritti; yapılması planlanan o iş görüşmesi, saniyeler içinde iki ruhun samimi bir bayram buluşmasına dönüştü. Muazzam arşiv büyük bir gururla önüme serilirken, ben büyük bir hayranlıkla, yüzümdeki engel olamadığım hayranlık dolu tebessümle onlara eşlik ediyordum. Derken, gözüme çarpan bir plağı adeta kutsal bir cevher gibi ellerimin arasına alarak uzattım: "Bunu dinleyebilir miyiz?"

​Gramofonun üzerine iğne usulca düştü ve o efsunlu cızırtının içinden ruhu sarsan o muazzam davet yükseldi: "Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım..."

​Ne kadar zarif bir anlatım, ne muazzam bir duruştu... Tıpkı o an karşımda oturan ev sahipleri gibi, tıpkı o loş salonun ruhu gibi. O an anladım ki; onların belki de o köşkün taşlarından, restorasyonundan çok bir sohbete, hatırlanmaya ihtiyaçları vardı; benimse onların sunduğu bu hesapsız, zarif ilgiye... Zamanı durdurmak istesem de, tekrar buluşmak üzere sözleşerek ve bayramlarını kutlayarak ayrıldım o güzel insanların yanından.

​Geçen akşam gece yarısı, Büyükada’da katıldığımız bir bayram kutlamasında dostlarla güzel anıları yâd ederken, denizden geçen bir tekneden tam da bu şarkı yükseldi yeniden. Kulak kabartıp şarkıların hikayelerini yeniden okudukça, eski eserlerin ne kadar naif bir ruhla nakşedildiğini bir kez daha derinden hissettim. Rivayete göre, şarkının söz yazarı Rüştü Şardağ, bir gece İstanbul Boğazı'nın kıyısında yürürken bir kadının eşsiz güzelliğinden, yürüyüşünden ve bakışlarından çok etkilenir. Bu hayranlık kelimelere dökülür... Şardağ, o kadının sadece çehresine değil; bizzat o asil yürüyüşüne, bakışındaki derinliğe, yani "tavrına" vurulmuştur.

​O an bir kez daha idrak ettim ki; dış güzellik insana sadece bir kapı açar, o kapıdan içeri nasıl girdiğiniz ve orada nasıl durduğunuz ise hikayenizi sonsuz kılar. İlk görüşteki o büyüleyici etki; zamanla yerini tek bir kaba cümleye, hoyrat bir davranışa bıraktığında saniyeler içinde darmadağın olabilir. Sevdiğin birini kaybetmek ile onun kalbinde kalıcı olmak arasındaki o incecik çizgi, sevgiden de öte beslediğimiz saygıdır; yani davranışlarımızdır. Bir insana verilen değer, gösterilen özen her şeydir. Dış güzellik zamanın rüzgarıyla solar gider ama bir ruhun gösterdiği zarif hürmet hafızalardan asla silinmez.

​Gece yarısı siz farkında bile değilken üzerinizin şefkatle örtülmesi, birini dinlerken gözlerinin en derinlerine bakarak onu can kulağıyla hissetmek ya da kalabalık bir masada sözü kabaca kesilen birinin yanına usulca yanaşıp, "Az önce bir şey anlatıyordunuz, yarım kaldı, sizi dinliyorum," diyebilmek... Bunlar hep o eski şarkıların, hayatın içine fısıldadığı narin incelikleridir. Tıpkı kalbimize işleyen o diğer ezgideki gibi: "Fikrimin ince gülü..." Birini fikrinin ince gülü yapabilmek, ona aşkın da ötesinde büyük bir saygıyla, titizlikle dokunmayı gerektirir.

​Bizler, sözlerin geçici pırıltılarına değil; asıl o naif tavra, inceliğe ve kalpten süzülen samimi davranışlara aşığız. O eski konakların ve köşklerin restorasyonu gibi, kendi hayatımızdaki insani bağları da bu asil değerlerle onarmalı, güçlendirmeliyiz.

​İşte bu yüzden bayramlar, kırılan kalpleri o asil nezaketle onarmak, hayatın içindeki o narin incelikleri yeniden hatırlamak için en güzel vesiledir. Kendi hayatlarımızı ve insan ilişkilerimizi de bir köşk zarafetiyle restore edebilmemiz dileğiyle...

​"Fikrimizin ince gülü" diyebileceğimiz o kıymetli insanlara hak ettikleri derin saygıyı ve sevgiyi gösterebildiğimiz, kırgınlıkların naif dokunuşlarla sarıldığı, huzur dolu, musmutlu bir Kurban Bayramı dilerim.

​Zarif yarınlarda buluşmak üzere...

​Nass.


YORUMLAR

24 Mayıs 2026, 22.38
Hikaye kurgu mu anı mı bilmiyorum ama çok tatlı:)
Adalar İstanbul'da en çok ziyaret etmek istediğim yerlerken bir kez dahi gitmedim. Daha doğrusu gidemedim. Kendimi bildim bileli bir gramofonum olsun istiyorum, hala alamadım. 

[...birini dinlerken gözlerinin en derinlerine bakarak onu can kulağıyla hissetmek ya da kalabalık bir masada sözü kabaca kesilen birinin yanına usulca yanaşıp, "Az önce bir şey anlatıyordunuz, yarım kaldı, sizi dinliyorum," diyebilmek...]
Sürekli sözü kesilen biri olarak içtenlikle diyebilirim ki, buna bayıldım. Birbirimizi dinlesek ne çok yol katedeceğiz kim bilir? Çoğu zaman monologdan öteye gitmiyor konuşmalar. 

Bu şarkıyı çok seviyorum. Nedense burda paylaşmak istedim. 
https://youtu.be/EY_IPydk3SE?si=CI91bG_R5Pw3d5Qi
25 Mayıs 2026, 21.52
Sevgili bilgegunes

​Zaman ayırıp yazdıklarımı okuduğunuz için kalpten teşekkür ederim. Paylaştıklarımın her biri, benim yaşadıklarım, anılarım.
​Büyükada’yı ziyaret etmenizi, o muhteşem güzellikleri bizzat yaşamanızı çok isterim. Özellikle sabahları gün doğarken esen o tatlı poyraz rüzgarında, adanın fırından yeni çıkmış sıcacık ay çöreğini tadarken, demli bir çay eşliğinde sadece kuşların sesini dinlemek... Bu eşsiz zaman dilimini hayatınızda en az bir kez tecrübe etmenizi içtenlikle tavsiye ederim.
​Paylaştığınız o harika melodiyi büyük bir keyifle dinledim; insanı hiç yormayan, dinlendiren o zarif tınısı ruhuma çok iyi geldi. Rahmetli babaannemden öğrendiğim en güzel öğütlerden biri; "Komşunuzun getirdiği tabak asla boş iade edilmez," derdi. Siz bana şarkınızla öyle güzel, dolu bir gönül tabağı uzattınız ki, onu boş çevirmek istemedim.
​Ben de bu naif ikramınıza karşılık, dinlemekten çok büyük keyif aldığım, bende ayrı bir yeri ve tınısı olan Nermine Memedova’nın "Evlerinin Önü Yonca" eserini size armağan etmek isterim.

https://youtu.be/Pu7kwX5IP-I?si=n0bZqjpEfDal-RI4

​Hayallerinizin gerçeğe dönüştüğü, her cümlenizin can kulağıyla dinlendiği musmutlu günlere... Eksik olmayın.
​Sevgimle,

Nass.
25 Mayıs 2026, 22.01
Rahmetli büyükbabamdan öğrendiğim öğütlerden ve adetlerden öğrendiklerim olacaktı. Allah gecinden versin babaannem hayatımın en güzel yerinde...
03 Haziran 2026, 20.59


Adımınızı tarihi Büyükada İskelesi’ne attığınız an, şehir hayatının o hırpalayıcı ritmi geride kalır. Sizi ilk karşılayan şey, adanın sembolü olan saat kulesi, çam kokularıyla karışan deniz esintisi ve martı sesleridir , Motorlu araç trafiğinin olmaması, adaya adım atar atmaz ruhunuza bir hafiflik üfler.
 Sokaklarda yalnızca bisiklet çıngırakları, yaya adımları ve rüzgarın fısıltısı yankılanır 
.Büyükada’nın sokaklarında kaybolmak, bir açık hava müzesinde yürümek gibidir. Adanın iki ana
 yakasını oluşturan Maden ve Nizam mahalleleri, dantel gibi işlenmiş ahşap köşklerle doludur,
Bahçe duvarlarından sarkan mor begonviller, bu beyaz tarihi konakların zarafetini tamamlar. Reşat Nuri Güntekin gibi edebiyatçılardan Lev Troçki gibi tarihi figürlere kadar pek çok önemli ismin iz 
bıraktığı bu sokaklar, adanın kozmopolit ve entelektüel geçmişinin en büyük şahididir,,
Sevgili Nass 
Beni taa oralara götürdünüz , bir zamanlar benimde çocukluğum oralarda geçti , yüreğinize sağlık...Teşekkürler
04 Haziran 2026, 21.04
Sevgili Marteliçka-06,

​Kim bilir, belki de adanın o dar yollarında, rüzgarlı bir yokuş aşağı inerken yan yana geçip gittik birbirimizin çocukluğundan... Benim de çocukluğumda çiçek sepetli, pembe bir bisikletim vardı; arkadaşlarımla adayı turlarken o faytonlarla yarışmaya çalışırdık. Bu tatlı ihtimal, çocukluk arkadaşı olma fikri bile insanın içini ısıtmaya yetiyor.

​Ben kendi yazımda adanın o sokak detaylarına çok fazla girmemiş, daha çok köşkün içine ve hissettirdiklerine odaklanmıştım. Ama siz ilk yorumunuzla adanın o dış dünyasını, sokaklarını öyle güzel anlattınız ve bu tatlı anıyla hikayeyi öyle güzel tamamladınız ki...

​Yazıma kattığınız bu neşeli renk ve içtenlik için ben çok teşekkür ederim.

​Sevgimle, 

​Nass.
05 Haziran 2026, 13.37
Sevgili Nass,
Bana iletmiş olduğunuz yazınızı okurken inanın  okurken o kadar heyecanlandım ki , Çocukluk 
arkarkadaşı olabilme ihtimali bile beni heyecanlandırdı, Mutlaka karşılaşmışızdır , belkide sohbet 
bile etmişizdir..Biz hala yazları adaya gideriz , gidersek inşallah görüşme kısmetimizde varsa 
Görüşmek dileğimle, bende size teşekkür ederim...
  SEVGİLERİMLE
Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın