"Vaktim Yok" mu, "Önceliğim Değilsin" mi?
24 Haziran 2026, 11.34 A- A+
Son zamanlarda sokakta, sohbetlerimde, ya da bir dost meclisinde en sık duyduğum, duydukça da üzerine düşündüğüm bir cümle var: Ben böyleyim, beni böyle kabul edin arkadaşım!
Sanki gizli bir el, insanlara sihirli bir değnekle dokunmuş ve herkes bir diğerine karşı elinden gelenin en azını yapmak için yemin etmiş gibi. Bir sorun mu var? Ben böyleyim. Bir kırgınlık mı oldu? Ben buyum. Bu iki kelimelik cümlenin, ardına sığınılan konforlu bir kaleye, her türlü hatayı aklayan nihai bir çözüme dönüşmesini hayretle izliyorum. Bu kelimeleri sarf edince sanki kırmak, önemsiz hissettirmek önemini yitiriyor, taraflar bir anda tüm sorumluluktan azat ediliyor.
Peki gerçekten öyle mi? Ben böyleyim demek, her kapıyı açan bir maymuncuk mudur, yoksa insan ilişkilerinin ortasına örülmüş aşılmaz bir duvar mı?
Şüphesiz ki her birimizi biz yapan, bizi biricik kılan değerlerimiz var. Ahlaki duruşumuz, inançlarımız, kişiliğimizin ve karakterimizin temel taşları elbette sarsılmaz birer dağ gibi yerinde durmalı. Kimse bir başkası için öz benliğinden, kırmızı çizgilerinden vazgeçmemeli.
Ancak mesele şu: Karşı tarafa verdiğimiz değer, bizim bu hayati çizgilerimizi ihlal etmiyorsa; sadece biraz çaba, biraz esneklik ve nezaket gerektiriyorsa, orada durup Ben böyleyim demek ne kadar adil?
Bu duruş, kendini korumaktan ziyade, bencilce bir tembelliğin ve emek vermeme arzusunun dışavurumu değil de nedir? İlişki kurduğumuz insanlara karşı elinden gelenin en azını sunmayı bir hak gibi görmek, sevgiyi köreltmekten başka işe yaramaz. Ben böyleyim demekle olmaz; insan, değer verdiği kişinin dünyasında küçük de olsa bir özveri izi bırakmalıdır.
En büyük sığınaklarımızdan biri de o meşhur cümle: Hiç vaktim yok, inan yazamadım.
Gerçekten öyle mi? Hayat, hepimiz için aynı hızda akan yirmi dört saatten ibaret ve hiçbirimiz dünyayı tek başımıza sırtımızda taşımıyoruz. Gün içinde en yoğun anımızda bile temel insani ihtiyaçlarımıza her zaman vakit buluyoruz. Yemek yemeye, kahve içmeye; lavaboya girip aynaya bakmaya ya da sabahları dişlerimizi fırçalamaya birkaç dakika ayırabiliyorsak; en önemlisi o telefon ekranını yukarı kaydırıp dünyada ne olup bittiğine göz gezdirebiliyorsak, zamanın imkansızlığından bahsedemeyiz.
Bir insan, hayatındaki o koşturmacanın arasında eline telefonu alıp, Çok yoğunum ama iyiyim, müsait olunca uzun uzun yazacağım diyebilmekten aciz olmamalıdır. Bu, saniyeler sürecek bir eylemdir; harcanan zamanın değil, verilen değerin göstergesidir. Çünkü vaktim yok demek çoğunlukla bir zaman probleminden değil, bir öncelik probleminden kaynaklanır. Asıl mesele, o yoğunluğun içinden sevdiğin insan için vakit koparabilmektir.
Sevgi, hayatın artakalan, sıkılınca sığınılan ya da bomboş kalınca hatırlanan bir zaman diliminde ağırlanacak bir misafir değildir; ona hayatın tam merkezinde, koşturmacanın tam ortasında özenle yer açılır.
Birini olduğu gibi kabul etmek, onun her türlü ilgisizliğini, çabasızlığını ve bencilce kaçışlarını sineye çekmek anlamına gelmez. Gerçek bir bağ, karşılıklı adımlarla ve küçük özverilerle örülür.
Ben böyleyim diyerek kapıları yüzlere kapatmak yerine, Senin için ne yapabilirim? diyebildiğimiz; gururu ve tembelliği bir kenara bırakıp bir mesajla da olsa varlığımızı hissettirebildiğimiz gün, ilişkilerimizi o sahte yalnızlık kalelerinden kurtaracağız. Çünkü hayat, sadece kendimiz olmakla ilgili değil, kendimizden küçük ve samimi bir parçayı bir başkasına cömertçe sunabilmekle ilgilidir.
Dedim ve gittim. Keyifli bir okuma olmuştur umarım hepiniz için. Selamlar..


YORUMLAR