Mahkeme-i Hülya
03 Ağustos 2026, 15.01 A- A+
Bazı mahkemeler vardır duvarları bekleyişten örülmüştür. Kapıları içeri açılmaz, insanın içine açılır. Ben o mahkemeye hangi gün girdiğimi hatırlamıyorum. Çünkü orada takvim yoktu. Zaman, hükmünü çoktan vermiş davaların küllerini savuran ihtiyar bir mübaşirden ibaretti. Giriş kemerindeki levhada yalnızca şu ibare yazılıydı: "Adalet, hakikatin terazisi değil, hakikatin tahammül edebildiği ağırlıktır." Altında ise silinmiş başka bir cümleden geriye yalnızca tek kelime kalmıştı: (İ)s(t)inkaf.
İçeride yüzlerce hakim oturuyordu fakat hiçbirinin yüzü yoktu. Simalarının yerinde, yavaşça dönen kum saatleri vardı. Konuştuklarında kum akışı hızlanıyor, sustuklarında duruyordu. Birden fark ettim ki mahkeme, konuşanların yerine susanların sözlerini zapta geçiriyordu. Katip önündeki deftere mürekkeple değil, pişmanlıkla yazıyordu. Sayfalar çevrildikçe eski davalar değil, henüz işlenmemiş cürümler görünüyordu.
Savcı annesinin sesine sahip bir adamdı. Her suçlamayı sevgiyle söylüyor, her delili gözyaşıyla sunuyordu. "Bu adam" dedi, aynaya bakarak, "Var oldu. Ve var olmak, başlı başına bir ihmaldir." Salonda kimse itiraz etmedi. Çünkü salonda kimse yoktu. Ya da herkes vardı, hangisi olduğunu kestirmek mümkün değildi.
Dışarıdan bir ses geldi o an: kargaların sesi. Mitolojide kargalar, Apollo'nun habercisiydi ama bu kargalar Türkçe bağırıyordu ve söyledikleri kelime tekti, dönüp duruyordu havada: "hak", "hak", "hak". Kelime giderek anlamsızlaştı, bir sese, sonra bir ritme, sonra bir nefese dönüştü. Bazı kelimeler çok söylenince içleri boşalıyor, kabukları kalıyor yalnızca. Hak da böyle bir kelimeydi artık, içi yenmiş bir ağaç gibi, dıştan sağlam, içten çürümüş.
Avukat kapıdan geç girdi. Elinde dosya yoktu, taşıdığı şey bir defter-i kebirdi. Osmanlı muhasebe geleneğinden kalma, kırmızı ciltli, yılların ağırlığıyla bükülmüş bir defter. Sayfaları açtı: her sayfada bir isim, her ismin karşısında bir sayı, her sayının altında ince bir not: "ödenmedi". Sadece bu. Hiç bitmeden tekrarlanan bu kelime salonun duvarlarına işlemiş gibiydi. Fresklerin altından sızıyordu.
İlk dosya önümde açıldı. Sanığın adı yoktu. Mağdurun da yoktu. Dosyanın kapağında yalnızca şu yazıyordu: "İnsan." Deliller arasında kırılmış bir çocuk kahkahası, yarım bırakılmış bir mektup, söylenmeyen bir özür ve yıllardır kimsenin açmadığı bir pencerenin pası vardı. Bunların kime ait olduğunu sorduğumda mübaşir başını eğdi. "Vech-i hafi budur" dedi. "Suçun sahibi bulunabilir lakin mesuliyet ekseriya sahipsizdir."
Derken tavandan siyah tüyler dökülmeye başladı. Bunlar kuzgun tüyü değildi. Themis'in göz bağından kopmuş ipliklerdi sanki. Gözleri bağlı olana insanlar tarafsız derler. Halbuki o ipliklere dokunduğum anda anladım ki göz bağı görmekten vazgeçmek değildir, daha fazla görmeye katlanamamaktır. Çünkü her insanın haklı olduğu bir alem vardı. Fakat bütün haklıların aynı anda haklı olduğu tek bir alem mevcut değildi.
Koridorlardan birinde üç kapı duruyordu. Birincisinin üzerinde "Hak", ikincisinde "Kanun", üçüncüsünde "Merhamet" yazıyordu. Hangisine girsem ötekiler arkamdan kapanıyordu. Bir ihtiyar, elindeki kamış asaya dayanarak tebessüm etti. "Burası labirent değildir evlat" dedi. "Labirentte çıkış vardır. Burada ise yalnızca tercih." Sonra kadim bir söz zihnime tebarüz etti: "Her hükmün zıllinde bir mazlum, her merhametin sinesinde bir mahrum saklıdır." Kim söylemişti, bilmiyorum. Belki hiç kimse. Belki de ben uydurmuştum...
En nihayet mahkemenin ortasına çağrıldım. Bana ne ismim soruldu ne de ne ile itham edildiğim. Yalnızca tek sual tevcih olundu: "Hayatında boyunca kimleri affetmedin?" Uzun uzun düşündüm. Cevap verdikçe salondaki taşlar çatlıyor, kubbeden ince tozlar dökülüyordu. Bir müddet sonra fark ettim ki affettiğim insanların adlarını söyleyebiliyordum fakat affedemediğim tek kişinin adını telaffuz edemiyordum. Çünkü dil, çoğu zaman vicdanın en korkak uzvudur.
Tam o sırada salonun zemininde ince bir su birikmeye başladı. Bunun su olmadığını anlamam uzun sürmedi. Lethe değildi bu. Mnemosyne'nin unutulmayı reddeden gözyaşlarıydı. İçine bakan herkes, başkasına yaptığı haksızlığı değil de kendisine yapılan haksızlığı görüyordu. İşte o vakit mahkeme bir anda curcunaya döndü. Çünkü insan hafızası adalet istemez, ayrıcalık ister. Yaralarının, başkalarının yaralarından daha derin olduğuna dair tasdik arar.
Bir sütunun dibinde, paslanmış zincirlerle bağlı yaşlı bir mahluk oturuyordu. İlk bakışta Kronos sandım. Değilmiş... Bu, ondan da eskiydi. Adı "intikam" idi. Zincirleri çözülmemişti fakat kaçmaya da çalışmıyordu. Bana dönmeden konuştu: "İnsanlar beni öldürdüklerini zannederler. Hayır... Beni yalnızca adalet diye çağırdıkları günlerde uyurum." Sesinde öyle kadim bir yorgunluk vardı ki haklı olup olmadığını sorgulamak bile zül geldi.
Mahkeme dağılırken hiçbir hüküm okunmadı. Herkes beraat ettiğini sandı. Herkes mahkum edildiğini de. Ben çıkış kapısını ararken duvarda asılı küçücük bir terazi gördüm. Kefelerinden birinde bir tüy, diğerinde tek bir kelime vardı: "Ben." Terazi sürekli o kelimenin tarafına eğiliyordu. O an idrak ettim ki adaletin en büyük hasmı zulüm değildir. İnsan, kendi hikayesinin müellifi olmaktan vazgeçemedikçe, terazinin öbür kefesine asla aynı ağırlıkta bakamaz.
"Adalet, hakikatin terazisi değil, hakikatin tahammül edebildiği ağırlıktır" yazan levhaya son kez bakmak istedim. Ama artık üzerinde hiçbir şey yoktu, ne isim, ne tarih, ne de silinen cümleden yadigar o tek kelime. Düz, beyaz, bomboş bir levha. Boşluk, üzerinde her şey yazılı olan bir levhadan çok daha ağır geldi bana. Çünkü adalet bazan böyle işler, en sessiz hali ezer. Sizi mahkum etmez ama sizi unutur. Ve unutulmak, bütün cezaların en layüfhemidir. Ne anlaşılır, ne anlatılır, ne de temyize taşınır. Sadece olur. Ne yazık ki siz, olmuş olduğunu bile geç fark edersiniz.
Dışarı çıktığımda şehir her zamanki gibiydi. Esnaf dükkanını açıyor, çocuklar koşuyor, bir kadın balkonundan halı silkiyor, kargalar "gak"lıyordu. Dünya, hiçbir dava açılmamış gibi yaşamaya devam ediyordu. Yalnız, yürürken gölgemin bana ait olmadığını hissettim. Sanki mahkeme onu alıkoymuş, yerine daha ağır bir gölge vermişti. O günden sonra birine "Haklısın" demeden evvel uzun müddet susarım. Çünkü o binanın kapısında yazan son cümleyi artık unutamıyorum:
"Adalet, insanın kendi nefsi aleyhine şahitlik edebildiği mahdut andır."


YORUMLAR