SİNAN PAŞA
17 Eylül 2025, 12.44 A- A+Herkesin o ilk karşılaşmada 'ayol aynı ben' dediği birileri muhakkak olmuştur. Haliyle bana da oluyor. İşin ironik tarafı şu ki bu kişilerden birinin elit yönetici zümresinden bir zat olması. Kader işte Sinan'ı paşa yaptı bilge'yi şey... Şey yaptı... Neyse konumuza dönelim. Hem illa ki bir şey olmak zorunda mıyız canım! Hayret bir şey! Herkes bir şey olabilir. Meziyet bir şey olmayı dayatan bu dünyada hiçbir şey olabilmekte. Yaa, hiç bu açıdan bakmadınız tabi. O zaman gelin size Sinan'ı anlatayım.
Sinan, Aslen Bursalı yahut Sivrihisarlı'dır. Sonradan, 13-14 yaşlarında babasının memuriyeti nedeniyle İstanbul'a gelmiştir. İlk eğitimini babasından almakla beraber sonradan bunu İstanbul'daki ilim muhitlerinde geliştirmiştir. Felsefe, astronomi, matematik, tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarda çalışmıştır. Zekâsı ve öğrenme azmi ile ulema arasında sivrilmiştir. Nasreddin Hoca ile de birkaç nesil fark ile akrabalığı varmış.
Felsefeyle uğraşmış, şüpheciliğe özel bir ilgi göstermiştir. Bu ilgi öylebir hale gelmiş ki bir gün babasıyla sofrada otururken bakır bir kabı işaret ederek 'ya bakır değilse' diye sormuş. Babası bizzat, elementin atom ağırlığını deneysel olarak kanıtlamak suretiyle kendisine bakır mı değil mi göstermiştir. Aşağıdaki linkte yer alan minyatür, bu bilimsel hadiseyi resmeder.
Aralarındaki diyalog ise şunun gibi bir şeydir:
" -Şüphecilik sende o seviyeye vardı ki bu kabın bakırdan olduğundan bile şüphe eder oldun.
"-Ne olduğunu araştırıp da gerçekliğini kavramak yerine birden ve bilmeden ‘Bu bakırdır’ demeyi yersiz bulurum.”
Sonra da bizden neden filozof çıkmadı! Bu olay olmasaydı bir yöntemsel şüpheci filozofumuz olur muydu bilinmez. Bildiğim şey şudur ki:
Açma şüpheciliğini kadı babana,
Vurur bakır tası septik kafana!
Hızır Bey'in hiddetine ve şiddetine bakılıp onun yobaz bir adam olduğu düşünülebilir. Kendisine “ilim dağarcığı” adı verilen Hızır Bey, ulema arasındaki bilgi yarışmalarında her suale cevap verdiği halde onun sorduğu suallere kimse cevap veremezmiş (Bence yine yobaz, okumuş yobazlardan. Yobazlık tam olarak böyle bir şey zaten). Böylece şöhreti Fatih'e kadar gider ve o da kendisini kadı göreviyle İstanbul'a aldırır. O İstanbul'un ilk kadısıymış. 'Kadıköy' adının oradan geldiği rivayet olunur.
Sinan, babasının ölümünden sonra saraya girer. "Ben alimin zeki, çevik ve itaatkarını severim" diyen Fatih, kendisini vezir ve müderris yapar. Bir zaman sonra Sinan, kendisini sevmeyen yobaz ulemanın gazabına uğrar. Bu konuda farklı görüşler vardır. Sinan gibi sorgulamaya meyilli birinin yönetici olması zaten maddenin doğasına tersti ya neyse... Efenim, Sinan Paşa böylece Fatih tarafından hapsedilir. Bunun üzerine ulema boykot kararı alır. 'Ya Sinan'ı bırakırsın ya bütün yazdıklarımızı ve üyeliğimizi sildirip gideriz' derler. Bunun üzerine Fatih hepsinin kellesini alır, dememi bekleyenler olabilir. Hayır efenim, geri adım atar, çünkü ulemanın kıymetini bilir. Böylece Sinan başka bir göreve sürülür. Padişah ulemayı sever sevmesine de sonuçta o da merkeziyetçi otoriteyi savunan bir siyasetçi, üstelik dediğim dedik çaldığım düdük yaratılışlı bir zat! Yerlere göklere sığdıramadıkları bu zat, rivayete göre Sinan'ın peşinden adam salıp İznik'te her gün 50 sopa vurdurmak suretiyle ondan hırsını alır. Bunu duyan Mollâ Hüsâmeddîn Fatih'e mektup yollayıp "tiz bu hatadan vazgeç" der. Böylece Sinan kurtulur, Sivrihisar'a gider. İkinci Bayezid döneminde ise mevkisi kendisine iade edilir. Bu arada Fatih ulemayı severdi, ikramda bulunurdu fakat merkeziyetçi katı politikalarıyla bazılarını küstürmede de üstüne yoktu.
Sinan Paşa devlet ve ilim adamlığının yanında edebi yeteneğiyle de nam salar. Süslü nesrin ilk örneğini veren, onu bir tür olarak edebiyata sokan kişidir. Bu türde sonradan eserler verilmişse de hiçbiri onun yazdıklarının mertebesine ulaşamamış diyorlar. Ben de diyenlerin yalancısıyım valla.
Kendisi yüksek gelir sınıfına mensup olduğu halde cömertliğinden olacak, öldüğünde evinde cenazesini yıkamak için su ısıtacak odun bile bulunamamış.
Kendimi övmeyi hiç sevmem ama bu herif aynı ben ayol; felsefeye meraklı, öğrenmeye açık, cömert, söz sanatlarına düşkün... Her şeyden evvel 'şüpheci', yani ayyynı ben.
Ay tabisi aynı derken mübalağa ediyorum, tabisi zihniyetimiz birebir örtüşmüyor. Kendi döneminde değerlendiriyorum ayol. Kendi döneminde değerlendirmek de böyle bir şey zaten.
Bu da iki arada bir derede kalmışlık...
"Sakalım ağardı, henûz uslanmadım;
kırk yıl oldu uyurum, uyanmadım.
Her gün derim: “Erte ıslâha gelem”;
her ay umarım, gelesi ay salâha ge lem.
Böyle diye günüm geçti;
“Uş uş” diye ömür gitti.
Gönlüm çeker ilve,
nefsim çeker sifl e;
ben arada bî-çâre.
Rûhum talabır Hakk’a,
bedenim ögrendi halka;
oldum arada âvâre.
Bilirim netmek gerek, ammâ edemem; nice edeyim,
hele bârî bildiğimi bir edene bildireyim."



YORUMLAR