KİRAZ MEVSİMİ
19 Mart 2026, 12.09 A- A+Kiraz mevsimi geldiğinde…
Hep bir hüzün iner üstüne dünyanın.
Hep bir isyan, bir tutam hırçınlık, bir avuç sessiz öfke...
Hep bir eksiklik…
Ve hep yedi yaşındaki o çocuk.
Kirazların dalları eğildikçe yerçekimine değil, hatıralara boyun eğerdi bu mevsimde. Her kiraz bir hâtıra, her hâtıra bir hüzün damlasıydı. Ve o mevsim, yedi yaşındaki bir çocuğun ruhuna, çocukluk harfleriyle yazıldı. Zira bahar yalnız çiçek değil, yoksunluk da taşırdı dallarında.
İşte o çocuk... Yoğurt sürülmüş incecik bir yufkayı, yarım domatesin eşliğinde dürüm yapıp sokak kenarında yerken, öte yanda somun ekmeklerin diyarında başka çocukların kahkahaları yükseliyordu. O an, eksikliği ilk kez bir tat gibi duydu damağında. Yokluğun sadece elde olmayış değil, bazen gözle görülüş, bazen başkasında oluş olduğunu fark etti. İşte o gün, içi daha da buruklaştı. Çünkü onun babası, bir fotoğraftan ibaretti artık. Siyah beyaz bir suskunluk…
Kiraz bahçelerinin yamaçlardan aşağıya bir duman gibi süzüldüğü, emeğin ve alın terinin usulca toprağa sindiği, taş duvarların ardında yorgun duaların yükseldiği bir kasabaydı doğduğu yer. Orada, yüzlerinde evlat acısı çizgileriyle yaşayan iki yaşlı insanın, yani dedesiyle babaannesinin avlulu evinde büyüdü. Her şeyin, her gün yeniden başladığı, ama hiçbir şeyin değişmediği bir evdi bu. Bu evde kimse babasızlıktan söz etmezdi ama evin içindeki suskunluk, tavan arasında unutulmuş bir sandık gibi kokardı. Onların dizlerine sinmiş sabır, gözlerine yerleşmiş sükût içinde, o küçük çocuk hem avutuyor hem de her solukta acıyı yeniden üflüyordu onlara. Zira bazı varlıklar, yoklukların hatırlatıcısıdır. O çocuk da öyleydi.
Yedi yaşındaydı, iki katlı taş evlerinin alt katındaki samanlıkta, zamanın örttüğü tozların altından bir çuval dolusu kaval buldu. Merakla, dedesinin önüne koydu:
“Bunları kim yaptı?” diye sordu.
Dede, tek kelime etmeden kavallardan birini aldı, dudağına götürdü ve içli bir nefesle üfledi. Melodi, sözsüz bir ağıt gibi yükselirken, dedesinin gözünden bir damla yaş süzüldü. Çocuk, o anda sustu. Sessizliği dinlemeyi öğrendi. Gözleri doldu, çünkü bazı şeyler sözcüklerden değil, seslerden sızar.
Sonra dedesi, yıllardır dilinin ucunda asılı kalmış o hikâyeyi indirdi kalbinin en derin yerinden:
“Elifi Kara* kirazlarının taneleri yeni yeni çatlamıştı, oğlum. Bahçeye kiraz toplamaya gidiyorduk. Mezarlığın önünden geçerken, baban tüfeğiyle kuşlara ateş etti. Kızdım ona. Evladım, dedim, mezarlığın kuşları rahatsız edilmez. Bir hafta geçmedi... Bir hafta geçmedi yavrum... O da oraya göçtü.”
Bir sessizlik daha oldu. Çocuk, o gün zihninde bir şiir yazdı. Belki şiir değil de bir tür dua... Belki hiç kimseye seslenmeyen, belki sadece kaybolmuş bir babaya, belki de hiç büyümemeye karar vermiş bir çocuğun kendi içinde yaktığı bir ağıttı o.
Çünkü bazı kelimeler, yalnızca içimizde çınlar. Ve bazı şiirler, hiç kimseye seslenmez, sadece eksik kalmış bir babanın gölgesine dokunur.
BİR AVUÇ BUĞDAY
Bana bir avuç buğday verin.
Bana avuçlar dolusu buğday verin!
Bir avuç buğday tanesi…
Neden mi istiyorum o buğday tanelerini?
Acılarımı soruyorsunuz değil mi?
O her sabah yüzümü yıkadığım,
Avucumla güne başlamaktır acılarım.
Neden mi istiyorum o buğday tanelerini?
Babam, bir zamanlar mezarının olmadığı yerde,
Şimdi orada olmayan ağaçtaki
Anaç, yavru minicik serçeler var ya
Hani bedenleri avucum kadar,
Yürekleri buğday taneleri kadar
İşte o serçelere tüfeğiyle bir el ateş etmiş.
Ve serçeler yüreğimi dağlayan acılarımla birlikte
Acıyla öterek,
Yürekleri ölerek,
Düşmüşler tek tek…
Neden mi istiyorum o buğday tanelerini?
Her bayram arifesinde,
Gittiğimde babamın yanı başına
Tek tek hiç üşenmeden,
Dizerim o buğday tanelerini
Babamın mezar taşına.
Serçeler yesinler, yaşasınlar diye
Beni sevsinler babamı affetsinler diye.
Bana bir avuç buğday
Bir avuç buğday
Serçeler için…


YORUMLAR