MEVSİMİ ONARAN ELLER
13 Nisan 2026, 12.19 A- A+Sonbahar başlarında bahçe işleri azaldığında, evin içinde yavaş bir telaş başlardı. Ne bayram gürültüsüydü bu, ne de düğün hazırlığı… Daha çok bir sessizlik işiydi. Eşyalar konuşmazdı ama her köşede bir bekleyiş vardı: Tencereler, döşekler, yorgan kılıfları, bohçalar, pamuklar… Hepsi sanki mevsimin ilk soluğunu tutar, bir elin dokunuşunu beklerdi.
O sabah babaanne kapının önünde beklerken sokağın başından metalin ince bir tınısı duyuldu. Kalaycı, küçük arabasını iterek avluya girdi. Ceketinin cebinden bezini çıkardı, bakır tencereleri birer birer önüne dizdi. Bir elinde çekiç, öbüründe parlatma beziyle ocağın başına geçti. Ateşin kızıllığında, bakır yavaş yavaş canlanmaya başladı. Kapaklara vurulan her çekiç darbesinde küçük bir yıldız doğar gibi oldu. Çocuk, o yıldızların her birini gökyüzünden düşmüş sandı. Kalaycı gülümsedi:
“Parlayan tencere, yemek pişirmeyi sever,” dedi.
Akşam olduğunda tencereler, duvar dibinde dizilmiş ay parçalarına benziyordu. Evde keskin bir kalay kokusu vardı, yanık metalin sıcaklığıyla karışan bir temizlik hissi… Babaanne, “Bakır parlar, ev de parlar,” dedi, “parlayan evde bereket eksik olmaz.”
Bir hafta sonra, sokağın başında bu kez başka bir ses duyuldu: Gıcırdayan tekerler ve kadınların telaşlı sesleri. Babaanne yine önlüğünü silip seslendi:
“Hallacı çağırdım, komşular da gelecek. Bugün yorganlar kabaracak.”
Çelimsiz bir beygirin çektiği arabanın arkasında, eğri bir yay ve kalınca torbalar yüklüydü. Hallaç, başında kasketiyle, ağır adımlarla avluya girdi. Ellerini ovuşturdu, göz ucuyla evi süzdü. “Pamuklar serilsin, ben yayı gererim,” dedi. Sesi pamuk kadar yumuşak ama metal gibi kararlıydı.
Babaanne ve komşu kadınlar odadaki döşekleri söküp içlerini boşalttı. Pamuklar top top yığıldı, kimisi sararmış, kimisi neredeyse bulut kadar beyazdı. Hallaç yayı gerip telli kancasını yerleştirdi, sonra “çat!” diye bir sesle elindeki tokmağı tele vurdu. Ses, evin her duvarına, tavanına, hatta kalplere kadar yayıldı.
O an çocuk, o sesin içinde görünmeyen bir rüzgârın dolaştığını sandı. Her vuruşta pamuklar havalanıyor, “hayat” denilen oda kar gibi uçuşan beyaz tanelerle doluyordu. Sanki kış erkenden inmişti odaya, ama soğuk değil, sıcak bir kıştı bu.
“Pamuk karıştırılır, iyi kabarırsa uykun da kabarır.” dedi babaanne.
Çocuk, hallacın her vuruşunu nefesini tutarak izledi. Telin tınlaması, bir tencerenin içinde kaynayan sütün kabarmasına benziyordu, sakin ama sabırsız. Toz pamuklar hallacın yüzüne, sakalına, gözlerine konuyor, o ise aldırmadan işini sürdürüyordu. Bir ara durdu, eliyle yayı sıvazladı. “Pamuk yorgun, ama iyi malzeme,” dedi.
Çocuk o anda pamukların da dinlendiğini, kış boyu yataklarda biriktirdikleri uykuları şimdi saldıklarını düşündü.
Ertesi gün, sabahın serinliğinde bir başka ses yankılandı sokakta: Uzaktan gelen bir kadın sesi, ince, neredeyse bir türkü gibi:
“Bohçaaaacıııı geldi, bohçaaacıııı!”
Elinde tahta saplı bir bohça çubuğu, sırtında desen desen kumaşlar… İpekten, basmadan, pazenden, ketenden renkler omuzlarında dalgalanıyordu. Bahçeye girdiğinde, güneş o renklerin arasından geçiyor; mor, mavi, yeşil ışıklar toprağa düşüyordu.
Babaanne başörtüsünü düzeltti.
“Kılıflar inceldi,” dedi. “Yeni kumaştan yorgan yüzü alalım.”
Bohçacı elindekileri bir bir açtı: Birinde ay ışığı gibi parlayan beyaz bir saten, birinde sonbahar yaprağı renginde hardal bir basma, birinde de eski günlerin hatırası gibi minik karanfiller…
“Şunu alayım,” dedi babaanne, “karanfilli olanı. Yorganın üstüne çiçek gerek.”
Çocuk, bohçacının bohçalarını açtıkça odaya yayılan kokuya hayran kaldı: Yeni kumaşın kokusu, sabunla lavanta arasında bir tazelik… Sanki yorganın içindeki pamukla birleşip kış gecelerine renk taşıyacakmış gibiydi.
O günler, kalaylı tencerelerin parladığı, yorganların dikilip katlandığı, yeni kılıfların serildiği günlerdi. Evde öyle bir huzur vardı ki: Metalden, pamuktan, kumaştan değil, emekten, sabırdan, dokunuşlardan yapılmış bir sıcaklık.
Babaanne, yeni kılıf geçirilmiş yorgana elini koydu: “Bak,” dedi, “artık her şey hazır. Şimdi kış da gelebilir.”
Çocuk yorganın altına girdi o gece. Yeni kumaşın kokusu burnuna doldu, pamukların yumuşaklığı tenine karıştı. Dışarıda rüzgâr uğulduyordu ama o artık korkmuyordu. Çünkü biliyordu: Kalaycının yıldızları, hallacın teli ve bohçacının kumaşları, hepsi aynı şeyi yapıyordu. Ev dediğin, aslında emeğin sessiz ışıltısından başka bir şey değildi.
Bazı eller sadece eşyayı değil, mevsimi de onarır. Bazı işler, bir ömrün yorganına dikilen sessiz bir sevgi gibidir.
Yeşilmişik - Yeni Türkü
Mine Geçili - Elmalıya Vurgunum


YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir