gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

KÜLLER ARASINDA

28 Nisan 2026, 11.35
A- A+
Geceler, o evin içinde ağır ağır yürürdü. Rüzgâr, pencerelerin aralığından sızar, ocaktaki közlerin üzerine usulca dokunur, dumanı masal gibi evin tavanına asardı. O dumanın içinde yumuşak, sıcak, biraz da uykulu, uğultulu bir ses duyulurdu.

“Uyu artık yavrum. Gözlerini kapamazsan, ocağın içinden canavar çıkar.”

Çocuk o seslerin, dedesinin taklidiyle söylenmiş bir masal olduğunu bilirdi. Ama bilmek korkuyu azaltmazdı. Karanlık, çocuk aklının kıvrımlarına sızar, her gölge bir canavara dönüşürdü. Gözlerini sımsıkı kapar, babaannesinin teninden yayılan sabunla karışık gül kokusuna sığınırdı. Babaanne, gecenin en koyu yerinde bile bir tür sığınak gibiydi ve o koku, ana kokusu olmuştu çocuğa.

Evin her odasında, her ocağında külün altında saklı bir anı vardı. Duvarları, sanki ateşle pişmiş hikâyelerle örülmüştü. Sobanın gelmediği, dumanın duvarlara şiir gibi sinip kaldığı yıllardan kalmıştı. Sonra soba geldi, ocaklar örtüldü. Ateşin dili sustu. Ama çocuğun zihninde, o örtülerin altında hep bir sır, hep bir karanlık nefes aldı.

Yıllar geçti. Babaannenin sesi çoktan susmuştu ama kokusu kalmıştı geride. Küllü suyla yıkanmış saçların kokusu, tarhana çorbasının buğusu, küle gömülmüş ayvaların mayhoş tadı… Hepsi, zamana direnen bir hatıra gibi evin içinde saklı dururdu.

Yemek bittiğinde ama doymadıklarında “Hep birlikte su içiverelim oğlum” denilen günleri sevmezdi çocuk. Bazen de “Ekmeğin kuru olacağına, ayranın duru olsun,” derdi babaannesi. İşte o cümle, çocuğun büyüdükçe sık sık hatırladığı bir nasihat değil, bir yaşam biçimi olmuştu.

Bir sofrada dedesi, biberden bir ısırık alıp kahkaha atmıştı: “Saman gibiymiş bu biber!” Acı olduğu bilindiğinden kimse elini uzatmadı o bibere. Ve o kahkahanın içindeki huzur, çocuğun tereddütlü kalbinde atmaya devam etti. Tıpkı ocaktaki köz gibi, sönmüş görünen ama hâlâ sıcak.

Bir gün, sahanlıktaki küpten gizlice pekmez içmişti çocuk. Yakalanınca beklediği azar gelmedi. “Dökme oğlum, etrafa,” demişti babaanne yalnızca. O an iyiliğin sessizliğin içinde büyüdüğünü anlamıştı, tıpkı bir tohumun karanlıkta kök salışı gibi.

Bayram yaklaşırken, gizlenen şekerlerin yerini bilirdi. Ama her seferinde yalnızca bir tane alırdı. Çünkü sevgiyi de tıpkı şeker gibi, ölçüsüzce tüketmemek gerekirdi.

Banyo vakitlerinde, babaannesi yumuşamış sesiyle suyu başından aşağı dökerken dua ederdi:

“Sağlık şenlik suları oluversin gari.”

O dua, suyun sıcaklığıyla birlikte çocuğun içine işler, yıllar sonra bile bir ırmak gibi içinde akmaya devam ederdi.

Yaramazlık ettiğinde dedesi bastonunu kaldırırdı ama her defasında o bastonun önüne siper olurdu babaanne. O zaman öğrenmişti, sevmenin bir kalkan, affetmenin bir erdem olduğunu.

Yıllar sonra, kalaylı tencereler pay edildiğinde, çocuk hiçbirini almadı. Bir tanesinin içinde ağaç gözyaşları kaynatmış yüreğinde pay etmişti çoktan. Bazı eşyalar hatıranın ağırlığını taşır, dokunmak bile cesaret ister.

Bir tencerenin içinde duran bakır bilezik, önceleri yılların teninde yeşermişti ama hâlâ, eski zamanların şifasına inanmış ellerin sıcaklığını saklıyordu.

Bir gün, babaannesini ağıt yakarken duymuştu:

“İbramım, oğlum, neden bırakıp gittin bizi…”

O sesi duydukça, yokluğun yükünü birlikte taşımayı öğrenmişti çocuk.

Sonraları evin duvarları yıkılmış, ocakların üstü tozla örtülmüştü. Ama anıların külü hâlâ kor tutardı.
Bazen rüzgâr bir yerden eser, sanki o eski evin dumanı yeniden tütermiş gibi olurdu. O vakit, çocuk içinden usulca fısıldardı:

“Uyu artık babaanne… Canavarlar çoktan gitti.”

Bazı sevgiler, ocağın küllerine karışsa da hiç sönmezdi. Çünkü bazı evler, yıkılsa da insanın içinde yaşamaya devam eder… 



Yeni Türkü - Destina


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın