Mevlit Grubu'nun Son Yemeği
15 Temmuz 2026, 14.45 A- A+Denizli’nin Ağustos sıcağı, şehrin üstüne çekiç gibi inmişti. Asfaltın kenarındaki akasya ağaçları bile yapraklarını kıpırdatmaya üşeniyor, uzaktan görünen Honaz Dağı’nın etekleri ince, buğulu bir örtüye bürünüyordu. Sanki hava, insanın üzerine ağır bir battaniye gibi seriliyor, nefes almak bile tembelleşiyordu.
İşte bu ağır havada, “Mevlit Grubu” adıyla kurdukları WhatsApp grubunda yeni bir mesaj belirdi. Grup, beş adamdan oluşuyordu: Ender, Ramazan, Hakkı, Erhan ve İlyas. Hepsi orta yaşın eşiğinde, karnı tok da olsa davete koşacak bir iştahın müdavimleriydi. Bu grup, adını taşıdığı gibi, sünnetten düğüne, mevlitten hayır yemeğine kadar toplu sofraları takip etmek, nerede bedava ve bol yemek varsa oraya gitmek için kurulmuştu. Onlar için bu sofralar, yalnızca karın doyurmak değil, küçük bir zafer, tatlı bir ganimetti.
O gün haber Ramazan’dan geldi:
“Bugün ikindi sonrası, Karaman Mahallesi’nde mevlit var. Menüsünde pilav, köfte, helva diyorlar.”
Ender, anında yanıtladı:
“Ben oradayım, pilavı özlemişim.”
Sıcağı umursamadan, terlerini silerek yola koyuldular. Gittikleri sokak arasında, uzun masalar kurulmuştu. Beyaz plastik tabaklar üst üste dizilmiş, yanlarında ince çatallar ve kaşıklar bekliyordu. Arada esen cılız rüzgâr tembelce köftenin kokusunu avluda gezdiriyor, pilav tencerelerinin başındaki yaşlı ustanın alnından iri ter damlaları düşüyordu.
Menü, söylendiği gibiydi: Taneleri bembeyaz, hafif yağlı pirinç pilavı, içi sulu, dışı hafif yanık pabuç gibi iri köfteler, mercimek çorbası, domates, salatalık ve soğanla hazırlanmış sade bir salata, üstüne tarçın kokulu irmik helvası.
Ender üçüncü tabağı bitirdiğinde çatalını masaya bıraktı, gülerek “Bunu kaçıran yanar,” dedi. İlyas ikinci tabaktan sonra durdu, ama Ramazan “Azıcık helvadan da yerim” diye mırıldansa da tekrar pilava yöneldi. Sanki o beyaz tanelerin içinde geçmişten bir tat, çocukluk düğünlerinden kalan bir anı vardı.
Fakat kimse fark etmedi. Pilav, tencerede saatlerce beklemiş, sıcakla yoğrulmuştu. Tanelerin içine görünmez bir toz gibi sinsice sızan, gözle görülmeyen, kokusu olmayan misafirler vardı. Onlar pirincin damarlarına işlemiş, sessizce bekliyordu, ne bir koku ne bir tat veriyorlardı. Sadece zamanı gelince, usulca uyanacaklardı.
Akşamüstü şehir turuncuya dönerken ilk huzursuzluk Ender’de başladı. Önce hafif bir burulma, sonra midenin içinde ince dişli bir değirmenin dönmeye başladığını hissetti. Derken telefon titredi. Erhan yazmıştı: “Karnım kaynıyor, tuvaletten çıkamıyorum.” Daha yarım saat bile geçmeden İlyas’ın mesajı geldi: “Ben kusmaya başladım, başım dönüyor.” Ardından Hakkı: “Ayakta duramıyorum.” Mesajların tonu hızla değişti; gülüşmelerin yerini terli, bitkin kelimeler aldı.
Görünmez toz, artık iki yüzünü de göstermeye başlamıştı. Kimini bağırsaklarından çekiştiriyor, kimini midesinden, kimini ise iki taraftan birden yokluyordu. Ramazan, evinin banyosuna kapanmış, gömleği terden sırtına yapışmış halde oturuyordu. Her dalgada gözleri kararıyor, alnından soğuk damlalar akıyordu. Hakkı ise kramplardan beli bükülmüş, nefes alırken bile acı çekiyordu.
Gece yarısına doğru hepsi acil servisteydi. Ender, sedyeye uzanmış, damar yolundan serum akışını izliyordu. Her damla, zihninde bir metronom gibi tıkır tıkır zaman tutuyordu. İlyas’ın başucunda hemşire “Bol su için, toparlarsınız” dese de, onun bedeni toparlanmak nedir unutmuş gibiydi. Erhan, başındaki uğultuya kulak verip “Beynim midemle birlikte savruluyor” diye düşündü.
Doktor hikâyelerini dinleyince tablo netleşti. “Aynı yemekten mi yediniz?” sorusuna beş ağızdan aynı cevap geldi. Hepsi o beyaz tanelerden, büyük porsiyonlardan yemişti.
Sabahın ilk ışıkları hastane odalarının solgun perdelerine vururken Ender telefona baktı. Grup sessizdi. İlyas kendi kendine karar verdi: “Bu grup bitti.” Akşamına Ramazan son mesajı yazdı: “Arkadaşlar, geçmiş olsun. Grubu kapatıyorum.” Ve grup, sessizce kapandı.
Ama hikâye orada bitmedi. Ertesi gün, yerel haber sitelerinde “Mevlit yemeğinde 5 kişi hastanelik oldu” başlığıyla bir haber çıktı. Fotoğrafta, sokak arasında beyaz tabaklı sofralar vardı. Yorumlar kısmında, “Aynı pilav bana da dokunmuştu” ya da “Yaz sıcağında yemek bekletilmez” diyenler oldu. Grup üyeleri haberi gördü, fakat kimse yorum yapmadı.
O beyaz tanelerle birlikte zihinlerine kazınan o pilav, artık unutulmaz bir hatıraydı. O gün öğrendiler ki bazen doyum değil, tedbir peşinde koşmak gerekir. Bir lokma, insana geçmişin tatlı bir anısını getirebilir, ama bazen o lokma, bedenin en derin yerlerinde fırtınalar koparır. Fırtına diner… Fakat ardından gelen sessizlik, bir daha sofraya koşma hevesini söndürür.
Ve Denizli’nin sıcağı, hiçbir şey olmamış gibi, bir sonraki günü beklemeye devam etti.
Bulaşıcı Öyküler (Gıda Kökenli Bacillus Cereus Zehirlenmesi)
Ezgi Azizoğlu - Evlerinin Önü Bulgur Kazanı


YORUMLAR