gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Sevmenin Bihaber Hâli...

13 Ağustos 2026, 14.10
A- A+
Onu ilk bakışta tanımlamak kolay değildi. Çünkü kendisini anlatmaya çalışan kadınlardan değildi. Kalabalıkların içinde sesini yükseltmez, bulunduğu yere hükmetmez, varlığını öne sürmezdi. Dikkatini gerçekten veren birinin fark edebileceği sessiz ve dingin bir aydınlık taşırdı. Yanından geçenler onda ölçülü bir zarafet, kendine yeten bir sükûnet görürdü. O mesafe, kalbinin mahremiyetini yabancı bakışların hoyrat merakından koruma terbiyesinden doğmuştu. Yıllar boyunca kendi içinde bir dünya kurmuş, kapısını da anahtarını da kendisine saklamıştı.

Yüzünde insanı bir kez bakıp geçmekten alıkoyan, fakat kendisini ele vermeyen bir ahenk bulunurdu. Güzelliği kusursuz çizgilerden değil, alnında beliren ince düşünce çizgisinden, birini dinlerken kaşlarının belli belirsiz birbirine yaklaşmasından, tebessümün dudaklarından önce gözlerinde doğmasından gelirdi. Kendini göstermeye çalışmayan bir güzellikti bu. Bakana sahip çıkmıyor, yalnızca hafızada kısa bir sıcaklık bırakıp sessizce geri çekiliyordu.

Gözleri dünyaya yalnızca bakmıyor, sanki onu dinliyordu. Bir insana çevrildiğinde görünenle yetinmez, kelimelerin arasına sıkışan tereddütleri, bir cümlenin ansızın kısalan nefesini, gülümsemenin ardına saklanan o küçücük kaçışı fark ederdi. İnsanların söylediklerinden çok, söyleyemedikleriyle ilgilenirdi. Belki bu yüzden onun yanında bulunanlar, kendilerini açıklamak zorunda kalmadan anlaşılmış hissederlerdi. Onun bakışında yargılanmanın olmadığı, insanın kendi sessizliğinden utanmadığı bir yer vardı.

Belki de o adamı ilk kez böyle gördü. Bir bütün olarak değil, başkalarının fark etmediği ayrıntıların birbirine eklenmesiyle oluşan bir insan olarak. Konuşurken başını hafifçe yana eğişini, düşünürken bakışlarının belli bir noktada duruşunu, yorulduğunda sesinin üzerine çöken o hafif buğuyu fark etti. Bunları öğrenmeye çalışmamıştı. Dikkati, kendiliğinden ona doğru akmıştı.

Dünya çevresinde sıradanlığını sürdürürken adamın hareketleri belirginleşiyor, geri kalan her şey yavaşça silikleşiyordu. Bir cümleye başlamadan önce verdiği kısa ara, bazen hiçbir sebep yokken uzaklara dalışı, bir şey anlatırken doğru kelimeyi aradığı o küçük tereddüt… Kadın bunların hiçbirini unutmak istemiyordu. Başkasının önemsiz bulacağı ayrıntıları içinde saklıyordu. Adamın sesindeki değişimleri, kelimeleri aceleyle birbirine bağladığı zamanları, gülerken sesine karışan o çocukça tınıyı, yorulduğunda cümlelerinin arasına çöken sessizlikleri ezbere biliyordu.

Hiçbirini kimseye anlatmıyordu. Çünkü insanın yalnızca bir kişiye gösterdiği hâller, anlatıldığı anda biraz değişirdi. Başkasının diline değen bir sır, sahibinin elinden çıkmış olurdu. Oysa kadın, adamın kendisine farkında olmadan bıraktığı bu küçük hâlleri olduğu gibi saklamak istiyordu. 

Fakat adam tam karşısında durduğunda bütün bu derin dikkat, ürkek bir sakınmaya dönüşüyordu. Gözleri onun gözlerine değdiği anda bakışlarını kaçırıyor, masanın üzerindeki çizgiye, duvardaki gölgeye, pencereden geçen herhangi bir şeye sığınıyordu. Göz göze gelmekten korkuyordu. Tek bir bakış, yıllardır sessizce sakladığı şeyi ele verebilirdi. Bu yüzden aşkını sözlere değil, aralarındaki boşluklara bırakıyordu.

Adam konuşurken kadının yüzünde yalnızca gerektiği kadar bir tebessüm beliriyor, söylediği her kelime gecenin ilerleyen saatlerine kadar yaşamaya devam ediyordu. Eve döndüğünde gün içinde geçen en sıradan sözlerin bile üzerinde yeniden duruyor, ses tonunu, duraksamalarını, kendisine değen anlamları hatırlıyordu. Bazen yüzüne mahcup bir tebessüm yerleşiyor, sonra bunu kendine fazla gördüğünü düşünüp geri çekiliyordu. Sanki kalbine biraz fazla yaklaşmış ve kapısını açık bırakmış gibi.

Telefonun ekranı da bu aşkın sessiz tanığıydı. Yazılan ve silinen cümleler, gönderilmeden önce defalarca okunan kelimeler, bir türlü yerini bulamayan hitaplar… Bazen birkaç kelime yazıyor, parmağını gönder tuşunun üzerinde uzun süre bekletiyordu. Sonra siliyordu. Çünkü göndermek, içinde sakladıklarını kendisinden çıkarıp başka birinin dünyasına bırakmak demekti.

Adamın habersizliği karşısında bundan vazgeçiyor, ekran karardığında kendi yüzünü görüyordu. O karanlık yüzeyde bazen kendi gözlerine bakıyor, sonra telefonu masaya bırakıyordu. Söylenmeyen her söz gibi o cümleler de içinde biraz daha derine iniyordu. 

Onun sevgisinde gösterişsiz bir sabır vardı. Beklediği için değil, sevgisini sevdiği adamın omuzlarına borç, minnet, hatta yük olarak bırakmak istemediği için. Bir cevap istemiyor, bir hak talep etmiyor, onun özgürlüğünü kendi arzusunun gerisine itmiyordu. Çünkü sevmenin sahip olmak olmadığını biliyordu. Bir insanı kendine ait kılmadan sevebilmenin, bazen ona yaklaşmaktan daha büyük bir yakınlık olduğunu düşünüyordu. Bu, onun güçsüzlüğü değildi. Kendi duyguları üzerindeki sessiz hâkimiyetiydi.

Yine de kusursuz değildi. Adamın başka birine yönelen ilgisini gördüğünde göğsünün derinlerinde karanlık bir sızı beliriyordu. Kıskanıyordu. Bunu inkâr edecek kadar kendisine yabancı değildi. Sonra kendi kalbine kızıyordu. Sevgisinin içine böyle bir gölgenin düşmesini istemiyordu. Fakat kalp, aklın koyduğu kuralları çoğu zaman sonradan öğreniyordu.

Gündüzleri kendisine yakıştırdığı o ölçülü vakar, geceleri sessizce çözülüyordu. Gün boyunca susturduğu ne varsa gecenin içinde yeniden konuşuyordu. Aynı soru her defasında başka bir yerinden çıkıp geliyordu: “Ya beni hiç sevmezse?” Cevabını aslında biliyordu. Yine de umudunu susturamıyordu. Fakat insan bildiği bir gerçeği kabullenmekle ondan vazgeçmek arasındaki dar yerde, kendi kendine fark ettirmeden yıllarca bekleyebiliyordu.

Kadın sevilmek istiyordu. Bunu artık kendisinden bile saklamıyordu. Fakat zamanla bir şeyi öğrenmişti. Birinin seni sevmesini istemekle, onun seni sevmesini kendine borç bilmek arasında büyük bir uçurum vardı. O uçurumu geçmedi. İçindeki sevgiyi bir talebe dönüştürmeden, kendi sessizliğinde korudu.
Sonra zaman geçti. Hayat, kimsenin kalbine göre yavaşlamayan o acımasız ritmiyle ilerledi. Günler birbirini tüketti, başka yüzler gelip geçti, başka sesler başka sokaklara karıştı. Kadın ise içindeki sevgiyi ne büyütmeye ne de öldürmeye çalıştı. Onu olduğu yerde bıraktı, kalbinin kimsenin uğramadığı bir yerinde.

Yıllar geçtikçe aşk, kavuşma ihtimalinden çok, hayatının bir dönemine sinmiş ince bir iz hâline geldi. Artık acıtmıyordu. Fakat bazı akşamlarda, hiç beklemediği bir anda kendini belli ediyordu. Bir sesin tonunda, uzaktan duyduğu bir gülüşte, bir cümlenin ortasında ansızın aklına düşen bir kelimede… Adamın sesini hatırlıyordu. Kalbi, yıllar önce bıraktığı yerden küçük bir sızıyla karşılık veriyordu.

Bunun nedenini artık sorgulamıyordu. Sevdiği adamdan geriye yalnızca bir hatıra kalmamıştı. Ona bakarken kazandığı bir dikkat kalmıştı. İnsanların yüzlerinde sakladıkları şeyleri fark etme alışkanlığı, bir sessizliğin içinde söylenmeyeni duyabilme yetisi, bir insanı değiştirmeye çalışmadan sevebilmenin bilgisi…

Kadın, farkında olmadan kendisinin başka bir hâline yaklaşmıştı. Adam ise o sessiz sevdadan bihaber, kendi hayatının içinden geçip gitmişti. Onun bakışlarındaki kısa kaçışları, sustuğu anlarda yüzüne yerleşen hüznü, söyleyip söylememek arasında kalan cümleleri hiçbir zaman okuyamadı. Ancak adamın bilmemesi, o sevgiyi küçültmüyordu. Bir insanın sevmemesi başka şeydi, ona yönelmiş bir sevgiden habersiz olması başka.

Kadın onu sahip olduğu bir şey gibi sevmemişti. Onu hayatının eksik parçası olarak da görmemişti. Sadece sevmişti. Bir karşılıkla tamamlanması gerekmeyen, bir başkasının onayına ihtiyaç duymayan, kendi içinde başlayıp kendi içinde sessizce yaşlanabilen bir sevgiyle.

Adam onun hayatında ortak bir hikâyeye dönüşmedi belki. Ama kadın, onun sayesinde kendisinde daha önce bilmediği bir yere ulaştı. Bu yüzden onu kaybettiğini hiçbir zaman söylemedi. İnsan, hiç sahip olmadığı bir şeyi kaybedemezdi. O, adamı hayatından değil, kendisinden saklamıştı. 

Kimse kimseye borçlanmadı. Kimse kimseyi yarım bırakmadı. Yalnızca bir kadın, bir adamı sevdi. Adam bunu hiç öğrenmedi. Kadın ise yıllar sonra bile o sevgiyi hatırladığında, içinde aynı sessizliği duydu.

Bazı aşklar insanın hayatına girmez, insanın içine girer ve orada, kimsenin haberi olmadan, ömür boyu kalır.



Çiğdem Gürdal · Aşk Masalı

YORUMLAR

13 Ağustos 2026, 15.39
      Olduğu yeri kabul etmek bu denli güzel anlatılabilirdi. Belki de dengenin ve ölçünün tanımı gibi düşündüm.  
      İçine sığmayan sevgilerin sonu hep inciticidir ya ...
13 Ağustos 2026, 19.40
Evet sevmek sahip olmak demek degildir.Ama yinede hislerin iceride bir yara olarak kalmamasindan yanayim.bence kalbe gelen dile dokulmeli ne diyor abi ekledigin sarkida
"GITME YOKLUGANA ALISAMAM BEN 
SENSIZ BU HAYATA YAKISAMAM BEN
MASAL YARIM KALIR BIR GUN GIDERSEN
KAL NE OLUR GITME"
soylenip yasanma ihtimali varken söylenmeden  siziya donusmesini kabul edemem
Kalemine emegine saglik
17 Ağustos 2026, 11.15
Değerli Sâyemah.,

Evet, kadın olduğu yeri kabul ediyor, sevgisi belki yakıyor ama yıkmıyor...  

Teşekkür ederim.
17 Ağustos 2026, 11.28
Değerli -çeyrekgönül-,

Kim bilir, belki de ihtimallerin tükendiği ya da engellerin başladığı bir yerde duruyordur kadın. Sevgisini bir yüke dönüştürmeden saklama çabası da biraz bu çaresiz kabullenişten doğmuştur.

Muradım böyle bir kadının portresini çizmekti. Aşağıda linkini verdiğim şarkı bu yazıya daha uygun olabilirdi. 

https://www.youtube.com/watch?v=mHLnnYdnpcA

Teşekkür ederim.
Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın