Ayrılığın Yıl Dönümü
19 Ağustos 2026, 22.27 A- A+
Ayrılığın Yıl Dönümü
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Kadın, uykusunun en derin yerinden birden uyandı.
Bir süre karanlığın içinde kıpırdamadan yattı. Gözleri tavana alışmaya çalışırken, nerede olduğunu hatırladı. Odanın sessizliği, gecenin ağır havası ve pencereden içeri süzülen solgun sokak lambası ışığı...
Sonra elini yatağının kenarında duran telefona uzattı.
Ekran bir anlığına yüzünü aydınlattı.
Tarih.
Kadın tarihe baktı.
Ve gözlerini kapattı.
Bugün...
Tam yirmi yıl önce ayrılmışlardı.
Bazı tarihler takvim yapraklarında kalmaz.
İnsanın içine işlenir.
Her yıl aynı gün geldiğinde, üzerinden kaç yıl geçmiş olursa olsun, insanı bulur.
Kadın telefonu kapattı.
Pencereye doğru baktı. Perde tam kapanmamıştı. Aralık kalan yerden sokağın sarı ışığı odaya ince bir çizgi hâlinde düşüyordu.
Yirmi yıl önce de geceler vardı.
Ama o zaman geceler bu kadar sessiz değildi.
O zaman karşı pencerede biri vardı.
Kadın yataktan kalktı.
Komodinin üzerindeki sigara paketinden bir tane çıkardı. İnce, uzun parmaklarının arasında tuttuğu sigarayı yaktı. Çakmağın alevi yüzünü bir anlığına aydınlattı.
İlk nefesini içine çekti.
Duman, odanın karanlığına karışırken geçmiş de yavaş yavaş bugünün içine sızmaya başladı.
Üniversite yılları...
İki ev.
Karşılıklı iki pencere.
Ve o pencerelerden birinde, her akşam onu bekleyen bir adam.
Adam onu ilk kez pencerede görmüştü.
Saçlarını örten mavi bir yazmayla.
Belki kadın için sıradan bir gündü.
Belki o mavi yazmayı başına bağlarken bunun birinin hayatında unutulmaz bir hatıraya dönüşeceğini bilmiyordu.
Ama adam için o an, hayatının geri kalanına yayılan bir başlangıçtı.
Kadının yüzünden çok önce o mavi yazmayı fark etmişti.
O mavi...
Kadının yüzüne düşen o renk...
Sonra gülüşünü gördü.
Ve adamın dünyasında kadın artık yalnızca karşı pencerede yaşayan biri değildi.
Bazen karşı pencereden ona türkü türkü söylerdi.
Kadın, o türkülerde kendi adını duyar gibi olur, belli etmemeye çalışsa da gözlerinde küçük bir gülümseme belirirdi.
Adam ona türlü türlü isimler takardı.
Ama en çok bir sözü vardı:
“Gülüşü güzelim...”
Kadın her duyduğunda utanır, yüzünü başka tarafa çevirirdi.
Oysa o iki kelime, kadının içinde yıllarca saklayacağı en güzel hatıralardan biri olacaktı.
Aslında o da seviyordu.
Hem de kendine itiraf ettiğinden çok daha fazla.
Birlikte çok güldüler.
Kampüsün kalabalığından uzaklaşıp çimlerin üzerine oturdukları günler oldu. Saatlerce konuşurlardı. Gelecekten bahsederlerdi.
Henüz yaşanmamış bir hayatı, sanki ellerindeymiş gibi paylaşırlardı.
Bir ev...
Belki bir şehir...
Belki çocuklar...
Belki aynı sofraya oturacakları uzun yıllar...
Gençlik, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediği hayallere inanmakta ustaydı.
Kadın bazen onun halı saha maçlarına giderdi.
Sahanın kenarında oturur, adamı izlerdi.
Adam ne zaman başını çevirse gözleri onu arardı.
Kalabalığın içinde yalnızca onu görürdü.
Kadın bunu belli etmemeye çalışsa da yüzündeki gülümseme onu ele verirdi.
O günlerde hayat çok kolay görünüyordu.
Ta ki kadın geleceği düşünmeye başlayana kadar.
Çünkü kadın, sevgilerinin önünde duran şeyi görüyordu.
Onların dünyaları aynı değildi.
Kültürleri farklıydı.
Yaşam biçimleri farklıydı.
Aileleri, alışkanlıkları, hayata bakışları...
Birbirlerini çok sevmelerine rağmen aynı hayatın içinde yürüyüp yürüyemeyeceklerinden emin değildi kadın.
Adam sevginin bütün engelleri aşabileceğine inanıyordu.
Kadın ise bazı engellerin sevgiden daha ağır olabileceğinden korkuyordu.
Kalbi “kal” diyordu.
Mantığı “git”.
Ve kadın, hayatı boyunca yaptığı gibi, kalbinin önüne mantığını koydu.
Gitti.
Ayrıldıkları gün adamın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Kadın o gözyaşlarını gördü.
İçinden bir şey koptu.
Ama belli etmedi.
Çünkü biraz daha kalsa, gitmeyeceğini biliyordu.
Ayrılmadan önce başındaki mavi yazmayı çıkardı.
Adamın ellerine bıraktı.
O mavi yazma, adamın onu ilk gördüğü şeydi.
Kadın ise onu adama bırakarak hayatının o bölümünü kapattı.
Sonra gitti.
Ve bir daha hiç mavi yazma takmadı.
Yirmi yıl boyunca...
Ama adam bunu hiç bilmedi.
Belki de hâlâ, bir yerlerde, kadını o ilk gördüğü hâliyle hatırlıyordu.
Mavi yazmasıyla.
Gülüşüyle.
Gençliğiyle.
Oysa kadın yirmi yıl boyunca o maviyi hayatından çıkarmıştı.
Adamdan kalan hiçbir şeyi geri istemedi.
Onu aramadı.
Sesini duymaya çalışmadı.
Nerede olduğunu öğrenmedi.
Hayatına yeniden girmeye çalışmadı.
Ama bir şeyi hiç bırakmadı.
Her yıl, ayrıldıkları gün...
Gecenin bir yarısı uyandı.
Bir kâğıt aldı.
Bir kalem aldı.
Ve ona bir mektup yazdı.
Mektupları biriktirmedi.
Hiçbirini saklamadı.
Her mektubu yazdığı gece yaktı.
Çünkü bazı kelimeler karşı tarafa ulaşmak için değil, insanın kendi içinde yıllardır susturduğu sesi duyabilmek için yazılır.
Kadın bu gece de masasına oturdu.
Önündeki boş kâğıda baktı.
Kalemini eline aldı.
Bir süre hiçbir şey yazmadı.
Sonra ilk kelimeyi yazdı.
“Sevgilim...”
Ve yirmi yıl önce söyleyemediği her şeyi, bu kez kâğıda emanet etti.
Sana hiçbir zaman söylemedim.
Ama ben de seni seviyordum.
Belki senin kadar cesur değildim.
Belki sevgimizi senden daha az önemsedim.
Hayır...
Sevgimizi değil.
Geleceğimizden korktum.
Sen “biz” derken ben hep “ya sonra?” diye düşündüm.
Ve sonunda seni değil, seni kaybetmekten korktuğum hayatı seçtim.
Biliyorum, kulağa ne kadar acımasız geliyor.
Ama bazı insanlar sevdikleri hâlde gider.
Çünkü kalırlarsa daha çok incineceklerine inanırlar.
Ben de gittim.
Senin gözlerinden akan yaşları yanıma alarak...
Yıllar geçti.
Ben yaşadım.
Sen yaşadın.
Belki birbirimizi unuttuk.
Belki yalnızca unutmuş gibi yaptık.
Ama bugün yine aynı gün.
Yirmi yıl önceki gibi, gece yarısı.
Ve ben yine sana yazıyorum.
Biliyorum, bu mektup sana hiç ulaşmayacak.
Zaten ulaşmasını da istemiyorum.
Sadece bilmeni isterdim...
O gün başımdan çıkardığım mavi yazmayı bir daha hiç takmadım.
Sen bunu hiç bilmiyorsun.
Belki de bilmeyeceksin.
Ama o mavi, benim için senden sonra bir daha hiç aynı renk olmadı.
Oysa ne çok severdim maviyi...
Sen bana hep “gülüşü güzelim” derdin.
Biliyor musun?
Sen gittikten sonra çok güldüm.
Ama hiçbir gülüşüm eskisi kadar tamamlanmadı.
Çünkü insan bazı insanlarla yalnızca gülmez.
Onların yanında kendisinin en güzel hâline dönüşür.
Sen benim o hâlimi benden aldın.
Ya da belki ben, seni bırakırken onu da seninle birlikte gönderdim.
Kadın kalemi bıraktı.
Bir süre yazdığı satırlara baktı.
Gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Kâğıdın üzerine düşmeden eliyle sildi.
Sonra mektubun sonuna birkaç kelime daha ekledi.
Mektubu katlamadı.
Zarfın içine koymadı.
Yirmi yıldır yaptığı gibi, kâğıdı avuçlarının arasında tuttu.
Sigarasının sonunu küllüğe bastırdı.
Sonra kâğıdı ateşe verdi.
Alev önce köşesinden başladı.
Sonra kelimeler birer birer karardı.
Kadın, mektubun yanışını sessizce izledi.
Mavi yazmalı o genç kadın...
Karşı pencereden kendisine bakan adam...
Kampüs çimlerinde kurdukları gelecek...
Halı saha kenarında beklediği akşamlar...
“Gülüşü güzelim” diye başlayan o cümleler...
Hepsi bir süre alevlerin içinde titredi.
Sonra küle dönüştü.
Kadın pencereye yürüdü.
Perdeyi biraz daha araladı.
Sokak hâlâ aynı sessizlikteydi.
Belki adam da bir yerlerde uyanıktı.
Belki değildi.
Belki o da bugün tarihi hatırlıyordu.
Belki de çoktan unutmuştu.
Kadın bilmiyordu.
Bilmek de istemiyordu.
Yalnızca son kez, yirmi yıl önceki o adamın gözlerinden süzülen yaşları düşündü.
Ve içinden sessizce geçirdi:
Ayrılığımızın yıl dönümü kutlu olsun.
O gün gözlerinden süzülen gözyaşlarını, yirmi yılın ardından hâlâ aynı hasretle öpüyorum.
Belki bu hayatta birbirimize yetişemedik.
Ama başka bir evrende...
Başka bir zamanda...
En güzel hâlinle, yine karşı pencerede ol.
Belki bu kez birbirimizi seçeriz.
Belki bu kez kalbimiz, aklımızdan önce konuşur.
Başka bir evrende, en güzel hâlinle...
Kadın perdeyi kapattı.
O gece de mektup yakılmıştı.
Ama bazı aşklar vardır;
kâğıt yanar,
kelimeler kül olur,
yıllar geçer...
Yine de insanın içinde bir yer, o aşkın ilk başladığı günkü gibi kalır.


YORUMLAR
O halde şöyle bi şey takıldı yine aklıma :) Ayrılığın her yıl dönümünde farklı şeyler kalemi aldı ise, onu çok sevdiğini ama belli sebepler nedeniyle istese de olmayacağını vs. bunları kendine itiraf edebilmek için (sonuçta mektupları yaktığına göre) 20 sene mi bekledi, ayrılığın ilk yıldönümünde veya bi kaç sene içindeki yıldönümlerinde bunu kaleme alsaydı ya... Tamam tamam sustum... Tekrar kaleminize sağlık...
Asla, öyle bir şey öncelikle haddime değil... Aksine beğenerek ve kendimden de bir şeyler bularak okudum ve sanırım biraz detaycı davrandım... Siz yazmaya devam edin lütfen, bloglarınızın en sıkı takipçilerinden birinin ben olacağımdan emin olabilirsiniz... Sizi üzdü ve sürçi lisan ettiysem affola... Saygı ve sevgiyle...