gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Kötülüğe Değmemek…

04 Ekim 2026, 10.59
A- A+
Yağmur, terasın yanındaki odanın küçük penceresinin cam yüzeyinde ritmik olmayan, düzensiz hatlar çizerek süzülüyordu. Adam, eliyle sımsıkı kavradığı porselen bardaktan avuç içlerine sızan o kırılgan sıcaklığa sığınıyordu. Odadaki sessizlik, tesadüfen yakalanmış anlık bir durağanlık değildi. O sessizlik, gençliğin tez canlı hırslarından, dünyayla tutulmuş amansız kavgalardan ve nice hayal kırıklığının ardından çekildiği o mütevazı köşede, bilgisayar ekranında bir şeyler karalamaya çalışırken kendisine kurduğu bir iç mabetti. İnsan, kendi içindeki fırtınaların mağlubiyetini kabul edip o mağlubiyetten bir mülkiyet çıkardığında, dışarıdaki dünyayla kavgası da nihayete erer ve dünyalık curcuna ancak uzak bir gürültüye dönüşür, varlığıyla yokluğu birer dipnot gibi kalır. Fakat hayatın şaşmaz bir ironisidir ki insanın kendi elleriyle inşa ettiği o en korunaklı sığınak bile dışarıdan gelecek tek bir fütursuz adımla sarsılacak kadar narin bir dokuya sahiptir.

O sırada, ekranın parlaklığında beliren gölgeyi gördü Adam. Ne adını bilmek istediği ne de hikâyesine dâhil olmaya yeltendiği, fakat varlığını daha ilk anda bir istila gibi hissettiren o malum insan prototipi... Kendini gizleyerek pusuya yatan, görünmezliğin sağladığı o konforlu sütre gerisinden zehrini salmak için fırsat kollayan birkaç sinsi avaneden biriydi bu. Kendi ruhundaki viraneyi, yıkıntılarının tozunu başkalarının üzerine saçarak saklamaya çalışan kirlenmiş bir vicdanın taşıyıcısıydı. Asıl derdi, meçhullüğün verdiği o çiğ cüretle muhatabının zihnine sızmak, orada kıymık gibi batan bir korku ve huzursuzluk iklimi yaratmaktı. Bu türden kötülük, dünyadaki varlığını tescillemek için gürültüye, tehdide ve başkalarına bulaşmaya muhtaçtı. Zira derinliği olmayan, özü kof her varlık gibi, temas ettiği her yüzeyde avaz avaz bağırmaktan başka çaresi yoktu. Kendi çorak iç dünyasında tutunacak tek bir dal dahi bulamadıkça, hırsını başkalarının huzuruna saldırmakta buluyordu. Başkasının yüzündeki tebessüm, kendi ruhundaki zifiri karanlığa tutulmuş tahammülsüz bir aynaydı onun için. O tebessüm ve huzur var olduğu sürece kendi sefaletiyle yüzleşmek zorunda kalıyor,  bu yüzden gördüğü her huzuru lekelemeyi, bulduğu her dinginliği çamur gibi kirletmeyi örtük bir intikam vazifesi sayıyordu.

Gölge orada kaldıkça ekranın parlaklığı bile nitelik değiştirdi sanki. Sebepsizce savrulan muhatapsız küfürler, sessizliğin mahremiyetini yırtan o tahripkâr cümleler, adeta mülk sahibi birinin kibriyle savrulan tehditler, kurgulanmış yalanlarla birer silah gibi masaya sürülen kirli şantajlar... Adam bir süre hiçbir şey söylemeden baktı. Karşısındaki, sistemin açıklarından sızarak var olan, engellendikçe başka bir delikten yeniden peydahlanan, hedefine koyduğu kimliklerin kılığına bürünüp sahte bir görünürlükle ortaya saçılan, etrafa korku salma hırsıyla ulu orta saldırmayı alışkanlık edinmiş, başkalarının huzuruna bir hançer gibi saplanırken kendi iç cehenneminin alevlerini yatıştırmaya çalışan şeceresi bozuk, müptezel bir ruhtan ibaretti.

Adamın içinde bir ses yükseldi:
“Cevap ver.”

Sesi tanıyordu.
“Susma. Bunu onun yanına bırakma.”

Hemen ardından, daha derinden başka bir ses yükseldi:
“Peki sonra? Sonra sen de onun gibi, zavallı, başkasının huzurunu bozmayı kendi içindeki huzursuzluğa çare sananların dilinden konuşmaya başlayacaksın.”

Adam bakışlarını ekrandan çekip masanın üzerindeki bardağa sabitledi. Göğsünün tam ortasında, o tanıdık ve sızlatan ağırlık çöreklenmişti. Öfke oradaydı, varlığını var gücüyle hissettiriyordu. Adam onu inkâr etmedi, yok saymaya çalışmadı, sadece o öfkenin peşine takılıp gitmenin bedelini hatırladı. Gençliğinde defalarca o ilk sesin peşinden gitmiş, haklı olduğuna inandığı her yerde sesini yükseltmiş, karşısındaki ne kadar kötüyse kendisini o kadar sert olmaya zorlamış, kötülüğün dilini ezmiş, elini kırmıştı. Sonra bunun insanı nereye götürdüğünü öğrenmişti. Kavgadan çoğu zaman geriye haklılık kalmıyor, insan yalnızca kendinden eksiliyordu. Şimdi karşısındaki bu habis varlığın istediği tam da buydu: Onu kendi öfkesinin içine çekmek, kendi diliyle konuşturmak, kendi karanlığından bir parça koparıp ona bulaştırmak.

İyiliğin, inceliğin ve zarif düşüncenin yıllar süren bir emekle ördüğü o ipekten koza, kötülüğün bir saniyelik kaba, hantal ve fütursuz müdahalesiyle nasıl da darmadağın olabiliyordu? Çoğu zaman insan, kötülerin yıkıcılığı karşısında felce uğrar ve o yıkımın ardında derin bir strateji, karmaşık bir hikmet arama gafletine düşerdi. Oysa kötülük, sanıldığı gibi derin bir gizem ya da trajik bir ihtişam taşımıyordu. Onun hamuru doyurulmamış hırslardan, sanrılardan, eğitilmemiş bir sefaletten ve en çok da ruhsal bir çürümeden yoğrulmuş kaba bir cehaletten ibaretti. Kötü insanın en büyük dramı, bozduğu her huzurun altında aslında en çok kendisinin ezildiğini göremeyecek kadar kendi körlüğünün tutsağı olmasıydı.

Ekrandaki gölge hâlâ yazıyordu ama Adam artık kelimeleri görmüyordu. Gözlerini kapattı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan öylece durdu. Göğsünün inip kalkan ritmini dinledi. Huzurun, dışarıdan gelebilecek hiçbir kötülüğü içeri sokmayan yüksek duvarlardan ibaret olmadığını bir kez daha anladı. Asıl mesele, kapıyı kırıp içeri giren bir kötülüğün içerideki ateşi söndürmesine izin vermemekti. Karşısındaki ne kadar kötü, ne kadar gürültülü olursa olsun, Adam kendini ona benzetmeyecekti. Nihayetinde o kötülüğün vicdanının ne zaman uyanacağını kontrol edemezdi fakat kendi vicdanını onun davranışına kurban edip etmeyeceğini kontrol edebilirdi. Çünkü bir başkasının karanlığına cevap verirken kendi ışığını söndürmek, uğradığı kötülüğe yenilmek olurdu.

Ekranın ortasındaki gölge bir süre sonra, geldiği gibi kayboldu. Geride bıraktığı kasvet ise odanın içinde bir müddet daha asılı kaldı. Adam bilgisayarı kapattı. Ekranın kararmasıyla oda yeniden kendi sükûnetine büründü. Pencerenin ardında yağmur devam ediyordu, fakat artık eskisi kadar şiddetli değildi. Elindeki bardakla masadan uzaklaşıp bir süre terasa çıktı. İçinde hâlâ o öfkenin tortusu vardı. Onu inkâr etmedi, yalnızca o öfkenin kendisine ait kalması, başka birinin kötülüğüne dönüşmemesi için bir süre bekledi.

Sonra masasına döndü. Odayı yeniden dolduran sessizliğin içinde, kendi ruhunun görünmez ama yıkılmaz sarayına çekildi ve içinden sessizce dua etti:

“Şu gürültülü dünyada insanın nasibine düşen en güzel şifa, yolu da ruhu da güzel olan, kalbi iyi insanlara denk düşmek olsun...”


Cihan Mürtezaoğlu - Hangi Yol

Cihan Mürtezaoğlu - Sarı Söz

YORUMLAR

04 Ekim 2026, 19.30
Sanki birkaç zamandır içimde yaşadıklarımı size anlatmışım ve siz de kaleme almışsınız gibi bir his yaşadım Ehl-i Kalp. Çok çok etkilendim yazdıklarınızdan. Tariflediğiniz baş edebilme becerisini kazanabilmek kolay olmuyor. O söz ettiğiniz gölgeyi, boynundan tuttuğum gibi yerin dibine yollamak benim için işten bile değilken; yaptığınıza benzer bir karakter-durum analizine giriştim. Kötüye kötülüğü emreden, alt yapısındaki defektlerdi mutlaka, buna “hastalık” adını verdim -ki bu durumun adı benden çok önce konulmuştu zaten- Sonra elimde sadece “acımak” kaldı, öfkemin yerini merhamet duygusu aldı. Kendimi nasıl konumlandırdığımın, neyi kaybedip neyi kazandığımın çok da önemi yoktu esasen. Ama o terasa çıkıp içime derin bir nefes çektiğimde hissettiğim tatmin ve mutluluk, savaşta edinilmiş hiçbir zaferin tatminine ulaşamayacak kadar büyüktü. 


Kaleminize, ruhunuza sağlık. Hep güzel yazıyorsunuz ama bu yazı dediğim gibi, çok dokundu bana.
08 Ekim 2026, 13.52
CezbE,

Bu defa isminizin yanına bir sıfat eklemedim, zira yorumlarınızdan sezdiğim merhametinizin, empatinizin, bakış açınızın ve beğenilerinizin bana verdiği memnuniyeti tek bir güzel kelimeye sığdıramazdım. Ruhunuzdan ince ince sızarak paylaşımlarıma değen kaleminiz bana moral oluyor.

Gamyun, insanı her haliyle sınayan tuhaf bir âlem. İyisiyle kötüsüyle, ruhumuzda ne varsa süzüp ortaya çıkarıyor. Belki de burada bulunmasaydım bu yazıyı hiç kaleme alamayacaktım. İnsanların envaiçeşit haline hem şahit hem dâhil olmak yazma arzuma zenginlik katıyor, adeta şerri hayra dönüştürüyor. Yine de insanız, kalbim ara sıra üzülmekten nasibini alıyor. Neyse ki yaşarken yazdığım, yazarken yaşadığım yazılarımla teselli buluyorum.

İyi ki varsınız. Yazının finalindeki duayı ben de size hediye ediyor, içtenlikle teşekkür ediyorum.

  
10 Ekim 2026, 00.18
" Asıl mesele, kapıyı kırıp içeri giren bir kötülüğün içerideki ateşi söndürmesine izin vermemekti. Karşısındaki ne kadar kötü, ne kadar gürültülü olursa olsun, Adam kendini ona benzetmeyecekti. Nihayetinde o kötülüğün vicdanının ne zaman uyanacağını kontrol edemezdi fakat kendi vicdanını onun davranışına kurban edip etmeyeceğini kontrol edebilirdi. Çünkü bir başkasının karanlığına cevap verirken kendi ışığını söndürmek, uğradığı kötülüğe yenilmek olurdu." bu sözler ancak sinsi gölgelere kulak as-
mayan gönlü aydın bir kişiden çıkacak sözlerdir.. teşekkürler..
Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın