gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

OLUR BÖYLE ŞEYLER

11 Ekim 2026, 10.39
A- A+
Apartmanın Yeni Komşusu

Bizim apartmana yeni biri taşındı mı, ilk öğrenen ben olurum. Meraklı olduğumdan değil. Benim kapının dürbünü asansörü tam karşıdan görüyor. İnsan ister istemez haberdar oluyor.

Geçen salı üçüncü kata bir kadın taşındı. Kırklı yaşlarında, kısa saçlı, güler yüzlü biri. Eşyalarını taşıyan adamlara üç kere çay teklif etti. Adamlar her seferinde reddetti. Dördüncüde dayanamadım, kapıyı açtım.

“Hanımefendi, adamlar çalışıyor. Bırakın işlerini bitirsinler.” “Ben de nezaketen soruyorum zaten.” “İyi de dört kere sordunuz.” “Beşinciyi size soracaktım.”

Ne diyeceğimi bilemedim. “Ben çay içmem,” dedim. “Ne içersiniz?” “Kahve.” “Onu da sormayacaktım.”

Kapıyı kapattım. İlk tanışmamız pek iyi geçmemişti.

Ertesi sabah asansörde karşılaştık. Elinde iki poşet vardı. Ben de markete iniyordum. “Günaydın,” dedi. “Günaydın.” “Dün biraz ters başladık galiba.” “Yok canım, ne münasebet.” “İyi. Çünkü ben komşularımla iyi geçinmek isterim.” “Ben de.” “Belli oluyor.”

Asansör ikinci katta durdu. İçeri apartman yöneticimiz Hayri Bey girdi. Emekli matematik öğretmenidir. Konuşurken bile insanın yanlışını bulur.

“Yeni komşumuzla tanıştınız mı?” diye sordu. “Tanıştık.” “Nasıl buldunuz?” Kadın hemen atıldı. “Henüz karar veremedim.”

Hayri Bey güldü. Ben gülmedim.

Aşağı indiğimizde kadının poşetinden iki limon yuvarlandı. Birini ben yakaladım, diğeri Hayri Bey’in ayakkabısına çarptı. “Allah Allah,” dedi Hayri Bey. “Sabah sabah limon saldırısına uğradık.”

Kadın güldü. Ben de limonu uzattım. “Buyurun.” “Teşekkür ederim. Siz de gülüyormuşsunuz.” “Gülüyorum tabii.” “Dün pek belli değildi.” “Dün dişim ağrıyordu.”

Yalandı. Dişlerim gayet iyiydi.

“Geçmiş olsun. Şimdi nasıl?” “Geçti.” “Ne güzel. Benim de dün başım ağrıyordu.” “Neden?” “Siz kapıyı açınca başladı.”

Bu sefer ben de güldüm. İstemeden.

Aradan üç gün geçti. Cuma akşamı kapım çaldı. Açtım, yeni komşu karşımda duruyordu. Elinde küçük bir tabak vardı.

“Size kek getirdim.” “Ne zahmet ettiniz.” “Etmedim. Fazla yaptım.” “Öyleyse teşekkür ederim.”

Tabağı aldım. Kadın gitmedi.

“Bir şey sorabilir miyim?” “Tabii.” “Adınız neydi?” “Selim.” “Ben de Sevil.” “Memnun oldum.” “Ben de. Selim Bey, siz evli misiniz?” “Hayır.” “Boşandınız mı?” “Evet.” “Ne kadar oldu?” “Altı sene.” “Çocuğunuz var mı?” “Bir kızım var.” “Kaç yaşında?” “Yirmi iki.” “Maşallah.”

Bir süre yüzüme baktı. “Peki neden hâlâ kapının önünde konuşuyoruz?” “Nasıl yani?” “Kek getirdim, sorguya çektim sizi. Bir kahve teklif etmeyecek misiniz?”

Kenara çekildim. “Buyurun.”

İçeri girdi, salondaki koltuğa oturdu. Ben mutfağa geçtim. “Kahveniz nasıl olsun?” “Orta şekerli.” “Ben şekersiz içiyorum.” “Ben de sizin nasıl içtiğinizi sormadım zaten.”

Mutfakta kendi kendime güldüm.

Kahveleri hazırlayıp salona döndüm. Sevil kitaplığıma bakıyordu. “Çok kitabınız varmış.” “Okumayı severim.” “Belli.” “Nasıl belli?” “Televizyonunuzun üstünde toz var.”

Televizyona baktım. Haklıydı.

“Pek açmıyorum.” “Ben de açmam. Akşamları genelde müzik dinlerim.” “Ne tür?” “Her şeyi. Yeter ki komşuları rahatsız etmesin.” “Güzel.” “Mesela dün gece üst kattan bir adam saat on ikide şarkı söylüyordu.”

Kahveden bir yudum aldım. “Öyle mi?” “Evet. Sesi de pek güzel değildi.” “Belki adamın canı sıkkındır.” “Olabilir. Ama Sezen Aksu’nun ne suçu var?”

Kahve boğazıma kaçtı.

Çünkü dün gece saat on ikide Sezen Aksu söyleyen bendim.

“İyi misiniz?” “İyiyim, iyiyim.” “Birden öksürdünüz.” “Kahve sıcakmış.” “Benimki soğuk.” “Benim boğaz hassas.”

Kadın gözlerini kıstı. “Selim Bey…” “Efendim?” “Siz kaçıncı katta oturuyorsunuz?” “Dördüncü.” “Ben üçüncüdeyim.” “Biliyorum.”

Bir süre yüzüme baktı. Sonra kahkahayı bastı. “Yoksa dün geceki sanatçı siz miydiniz?”

İnkâr edebilirdim. Ama kadın benim evimde oturuyordu. Üstelik televizyonda Sezen Aksu’nun konseri açıktı. Sadece sesi kısıktı.

“Biraz eşlik ettim,” dedim. “Biraz mı?” “Şarkı uzundu.”

Gülmekten gözlerinden yaş geldi. “Selim Bey, siz çok değişik bir adamsınız.” “İyi anlamda mı?” “Henüz karar veremedim.”

O akşam Sevil giderken kapıda durdu. “Bir dahaki sefere kahveyi ben yaparım.” “Olur.” “Ama bir şartım var.” “Neymiş?” “Şarkı söylemek yok.” “Tamam.” “Özellikle Sezen Aksu.” “Anlaştık.”

Kapıyı kapattım. Fincanları yıkayıp salona döndüm. Televizyonun sesini biraz yükselttim. Tam şarkıya eşlik edecektim ki telefonuma bir mesaj geldi.

“Selim Bey, duvarlar çok ince. Duyuyorum.”

Şaşırdım. Numaramı ne ara almıştı? Hemen cevap yazdım. “Daha söylemeye başlamadım.” “Biliyorum. Önceden uyarıyorum.” “Numaramı nereden buldunuz?” “Hayri Bey’den aldım.” “Ne diye istediniz?” “Apartmanın acil durumları için.” “Ne gibi acil durumlar?” “Sezen Aksu mesela.”

Gülmeye başladım. Tam telefonu bırakacaktım ki bir mesaj daha geldi. “Bu arada kek tabağımı yarın getirirsiniz. İçinde kek olmasına gerek yok.” Biraz düşündüm, sonra yazdım. “İsterseniz içine iki dilim pasta koyayım.” “Olur. Ama kendiniz yapmayın. Sesinizi duyduk, mutfakta da risk almayalım.”

O gece televizyonu kapattım. Uyumadan önce telefon rehberine yeni bir isim kaydettim: Sevil — Üçüncü Kat / Müzik Denetleme Kurulu.

Ertesi sabah saat sekizde kapım çaldı. Hayri Bey karşımdaydı. “Selim Bey, dün gece bir şikâyet olmuş.” “Ben şarkı söylemedim!” Adam şaşkın şaşkın yüzüme baktı. “Ne şarkısı? Üçüncü katın banyosuna su akıyormuş.”

O anda aşağıdan Sevil’in sesi duyuldu. “Hayri Bey! Selim Bey’e söyleyin, suyu kapatsın!” İkimiz de banyoya koştuk. Meğer gece yatmadan önce musluğu tam kapatmamışım.

Hayri Bey başını iki yana salladı. “Selim Bey, sizin bu kadınla işiniz zor.” “Niye?” “Daha ilk haftadan hem sesinizi hem suyunuzu kontrol ediyor.”

Hayri Bey gittikten sonra Sevil’in kapısını çaldım. Elinde bir havluyla açtı. “Çok özür dilerim. Banyonuza su akmış.” “Fark ettim Selim Bey. Sabah duş almaya girdiğimde benden önce biri duş almış gibiydi.” “Çok zarar var mı?” “Yok, merak etmeyin. Birkaç havlu ıslandı, o kadar.” “İsterseniz temizlemeye yardım edeyim.” “Yok, hallettim. Ama bir ricam olacak.” “Tabii, buyurun.” “Bir dahaki sefere bana su gönderecekseniz haber verin. Şampuanım bitmişti, hazırlıksız yakalandım.”

İkimiz de güldük. Tam ayrılacakken arkamdan seslendi. “Selim Bey, bugün akşam müsait misiniz?” “Sanırım evet. Neden?” “Dün kahveyi ben yapacağım demiştim. Yedide bekliyorum.” “Peki, bir şey getireyim mi?” “Gerek yok. Kek de var.” “Yine fazla mı yaptınız?” Gülümsedi. “Hayır, bu sefer özellikle yaptım.”

Eve döndüğümde saat daha on bile değildi. Akşama kadar ne yapacağımı bilemedim. Önce evi topladım. Sonra düşündüm, kadın zaten kendi evinde ağırlayacaktı beni. Ben niye temizlik yapıyordum?

Saat altı buçukta aynanın karşısına geçtim. Üç gömlek değiştirdim. Sonuncusunu giyerken kendime kızdım. Alt tarafı kahve içmeye gidiyordum. Sanki kız istemeye gidecektim.

Yediye beş kala telefonuma mesaj geldi. “Selim Bey, gelirken bir şey getirmeyin demiştim ama fikrimi değiştirdim.” “Ne getireyim?” “Sezen Aksu’nun şarkılarını biliyorsunuz, değil mi?” “Biliyorum.” “Güzel. Bu akşam kendisini dinleyeceğiz.” “Ama şarkı söylemek yasaktı?” “Ben söyleyeceğim. Bakalım siz eleştirilince nasıl oluyormuş.”

Güldüm. “Peki, sesiniz güzel mi?” “Komşulardan henüz şikâyet gelmedi.”

Telefonu cebime koyup aşağı indim. Sevil kapıyı açtığında gülümsüyordu. “Hoş geldiniz Selim Bey.” “Hoş bulduk.” Salonda iki kahve fincanı, bir tabak kek ve küçük bir müzik çalar vardı. Sevil mutfağa geçti. Ben de koltuğa oturdum.

Tam o sırada kapı çaldı. Sevil mutfaktan seslendi. “Selim Bey, bakabilir misiniz?” Kapıyı açtım. Hayri Bey karşımdaydı.

“Selim Bey! Siz burada ne yapıyorsunuz?” “Kahve içmeye geldim.” Hayri Bey önce bana, sonra içerideki masaya baktı. “İyi, iyi… Ben de Sevil Hanım’a bir şey soracaktım.” “Buyurun, neydi?” “Yok, önemli değil. Sonra sorarım.”

Tam gidecekken durdu. “Yalnız Selim Bey, bu akşam şarkı söyleyecekseniz camları kapatın.” Sevil mutfaktan seslendi. “Merak etmeyin Hayri Bey! Bu akşam ben söyleyeceğim!”

Hayri Bey’in yüzü değişti. Birkaç saniye düşündü. “Peki, iyi akşamlar o zaman.” Merdivenlerden inerken söylendiğini duydum. “Bir tane yetmiyordu, şimdi iki oldular.”

O akşam Sevil’le iki saat oturduk. Kahve içtik, kek yedik, konuştuk. Bir ara gerçekten şarkı da söyledik. Sevil’in sesi benimkinden güzeldi. Bunu kendisine söylemedim. Zaten yeterince kendine güveniyordu.

Saat ona doğru eve döndüm. Gömleğimi çıkarıp rahat bir şeyler giydim. Tam televizyonu açacaktım ki telefonuma Hayri Bey’den mesaj geldi. “Selim Bey, yarın sabah apartman toplantısı yapacağız. Katılmanız önemli.”

Şaşırdım. “Hayırdır Hayri Bey, ne oldu?” “Apartmanın ses yalıtımını görüşeceğiz.”

Mesajı Sevil’e gönderdim. Bir dakika sonra cevap geldi. “Bence toplantıya birlikte katılalım.” “Olur. Ne söyleyeceğiz?” “Ses yalıtımına gerek olmadığını.” “Niye?” “Çünkü bundan sonra şarkıları aynı evde söyleyeceğiz.”

Mesajı iki kere okudum. Sonra üçüncü kez. Tam cevap yazacaktım ki yeni bir mesaj geldi. “Yanlış anlamayın Selim Bey. Sizin evde söyleyemeyiz. Televizyonun üstündeki tozdan alerjim tutar.”

Gülmekten telefonu elimden düşürdüm.

O gece yatmadan önce banyodaki musluğu kontrol ettim. Sonra kapıyı kilitledim. Işıkları söndürüp yatağa uzandım. Bir süre sonra telefonum yine titredi.

“İyi geceler Selim Bey. Bu arada yarın kahvaltıya bekliyorum. Saat dokuzda.” “Memnuniyetle. Bir şey getireyim mi?” “Yok, her şey var.”

Aradan birkaç saniye geçti. “Yalnız gelirken iki limon alın.” “Limon mu? Ne yapacaksınız?” “Hiç. Hayri Bey’i de davet ettim. Sabah sabah eski günleri hatırlasın.”

Gülümseyerek telefonu bıraktım.

Kadın apartmana geleli daha bir hafta olmuştu. Ben üç gömlek değiştirmiş, iki kere kahve içmiş, bir banyoyu su basmıştım. Hayri Bey ise henüz hiçbir şeyin farkında değildi.

Asıl merak ettiğim, yarın sabah limonları görünce ne yapacağıydı.

SON

YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın