gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Yasın Bir Sofrası Var

12 Ekim 2026, 15.46
A- A+


Bir kavanoz çorba, yarım kalmış bir veda ve iki yıl geçse de eksilmeyen özlem…

Psikolojide yas, sevilen birinin kaybının ardından yaşanan duygusal uyum süreci olarak ele alınır. İnkâr, öfke, pazarlık, üzüntü ve kabullenme gibi aşamalardan söz edilir. Oysa insan ruhu, cetvelle çizilmiş bir yol gibi ilerlemez. Herkes aynı yerden geçmez, aynı yerde durmaz. Kimi acısını konuşarak taşır, kimi sessizliğinin ardına saklar. Kimi gözyaşlarıyla anlatır kendini, kimi gündelik hayatın içinde yürümeyi sürdürür.

Yasın bir takvimi yoktur. Başkalarının hayatına ne zaman döndüğü, bizim ne zaman toparlanmamız gerektiğini belirlemez. Her kayıp, geride kalan insanın dünyasında başka bir boşluk açar.

Ben bunu iki yıl önce öğrendim.

On beş yıl önce Ankara’dan Manisa’ya geldiğimde tanıdım onu. O gün, hayatımda böylesine derin bir yer edineceğini bilmiyordum. Yıllar içinde dostluğumuz büyüdü; bir gün baktım, benim için bir abladan çok daha fazlası olmuş. Kendi kızı yoktu ama beni kızı gibi severdi. Annem değildi, yine de anneliğini hissettirirdi. Kapısını sabahın ilk saatlerinde bile çekinmeden çalabildiğim, yanında kendimi güvende hissettiğim biriydi.

Onun yanında insan kendini fazlalık gibi hissetmezdi. Yüzünden gülümsemesi eksik olmaz, girdiği yere ışık saçardı. Bir derdim olduğunda kapısını çalabileceğimi bilmek bile içimi rahatlatırdı. Hayatın bütün yükünü çözemezdi ama o yükü tek başıma taşımadığımı hissettirirdi.

Kızımı birlikte büyüttük. Onu ablama bıraktığımda içim rahat olurdu. Kızımın orada güvende olduğunu, başına bir şey gelmesinden endişe etmeyeceğimi, en önemlisi de sevgiyle sarılıp sarmalanacağını bilirdim. Benim gözümün arkada kalmadığı o evde kızım yalnızca korunmaz, sevilirdi de. Bir annenin çocuğunu emanet edebileceği insanı bulması ne büyük bir huzurmuş; bunu onunla öğrendim. Kızımın çocukluğunda onun da izi, emeği var.

Hayatı severdi. Gülüşünde, insanlarla konuşmasında, küçücük şeylerden mutlu olabilmesinde belli olurdu bu. Onu hep böyle hatırlıyorum: Hayatın içinden çekilip alınmış gibi değil, yaşadığı günlere kendi neşesini katmış biri olarak.

Sonra hastalık geldi.

Son iki buçuk ayını izlemek, benim için bambaşka bir dünyanın kapısını araladı. Bir insanın gözlerinin önünde güçten düşmesine tanık olmak, çaresizliğin yalnızca bir duygu olmadığını öğretiyor insana. Bazen bir kaşık yemek, bir günün en büyük meselesine dönüşüyor. Onun iyi olmasını istiyor, elinden geleni yapıyor, yine de her şeyin senin elinde olmadığını görüyorsun. Benim yapabildiğim, yanında kalmak ve gücüm yettiğince ona eşlik etmekti.

Ben de yanında kaldım.

İçimde bir şeylerin sona yaklaştığını hissediyordum. Bunu kendime söylemek istemiyordum. İnsan, aklından geçirmeye bile dayanamadığı bir ihtimali içinde taşıyabiliyormuş.

Yoğun bakıma götürüldüğü gece benden helallik istedi.

O an ona, “Sen de bana hakkını helal et,” diyemedim. Söyleseydim sanki vedayı kabul etmiş, gidişine izin vermiş olacaktım. Oysa ben onun gitmesini istemiyordum. İçimdeki çocuk, o cümleyi kurarsam onu gerçekten kaybedeceğimden korkuyordu sanki.

Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke diyorum. Keşke o an söyleyebilseydim. Ama insan, hayatının en ağır cümlelerini kurması gereken yerde dilini yitirebiliyor. Söylenecek sözler boğazında düğümleniyor; zaman geçtikçe o düğüm çözülmüyor, yalnızca insan onunla yaşamayı öğreniyor.

Onu gasilhanede kendi ellerimle yıkadım.

Bunu anlatmak kolay değil. Bir zamanlar kapısını çaldığım, yanında kendimi güvende hissettiğim, hayatın içinden nice anıyı paylaştığım insanın son yolculuğuna hazırlanmasına eşlik ettim. Hayatın içindeki yerini bildiğin bir insanın ardından, ona son kez dokunmak… Bazı anlar yaşanırken insanın zihnine değil, doğrudan içine yazılıyor.

Musallada yüzünde bir tebessüm vardı.

O gülümseme hâlâ aklımda. Acısı bitmiş miydi? Huzura kavuşmuş muydu? Bilmiyorum. İnsan, sevdiğinin yüzünde gördüğü son ifadeye bir anlam vermek istiyor. Ben de o tebessümün anlamını kendi içimde arıyorum. Bildiğim tek şey, üzerinden iki yıl geçmesine rağmen o görüntünün hafızamdan silinmediği.

Vedalar insanın hafızasında bir fotoğraf gibi duruyor. Hayat o fotoğrafın etrafında değişiyor; insanlar yaş alıyor, günler birbirini izliyor. Ama fotoğrafın içindeki an, çekildiği yerde kalıyor.

Ablamı düşündüğümde aklıma yalnızca hastalığı, son günleri ya da vedamız gelmiyor. Onun gülüşünü, evini, sesini, birlikte geçirdiğimiz sıradan günleri de hatırlıyorum. Bir insanın ömrünü son günlerine sığdırmak haksızlık olurdu. Ben onun yaşadığı günleri de hatırlamak istiyorum; çünkü benim hikâyemde yalnızca gidişiyle değil, hayatımda bulunduğu yıllarla da var.

Bir de çorbası var…

Kızımın en sevdiği çorbayı yapar, bir kavanoza doldurur, bize gönderirdi. Ardından o tanıdık cümlesini söylerdi:

“Hadi bize gelin.”

O cümle, bir davetten fazlasıydı. İçinde gidilecek bir ev, açılacak bir kapı, hazır bekleyen bir sofra vardı. Şimdi ben de o çorbayı yapıyorum. Malzemelerini biliyorum, tarifini de. Yine de tadı onunki gibi olmuyor. Eksik olanın hangi malzeme olduğunu bulamıyorum; belki de tarifte yazmayan bir şeydi o. Bir elin alışkanlığı, bir sesin eşlik edişi, birinin seni beklediğini bilmenin verdiği sıcaklık…

Bazı yokluklar sofraya da oturuyor.

O çorba sofraya geldiğinde evde bir sessizlik oluyor. Hepimiz bir an duruyoruz. Gözlerimiz doluyor. Kimse uzun uzun konuşmuyor ama hepimiz aynı şeyi hatırlıyoruz.

O günden sonra kahvemi de çoğu zaman yalnız içmeyi tercih ettim. İnsan kendine ait bir sessizlik arıyor. Kahvemin karşısında kimse olmasa da zihnimde onunla konuştuğum oluyor. Gün içinde yaşadığım küçücük bir olay, içimi sıkan bir mesele, beni sevindiren bir haber… Eskiden kapısını çalıp anlatabileceğim şeyler şimdi içimde bir yerde bekliyor.

Meğer insanın kalbi, birbirine zıt duygulara da aynı sofrada yer açabiliyormuş. Bir yanın hayatın neşesine karışırken, öteki yanın hâlâ bir vedanın eşiğinde bekleyebiliyormuş. Kahkahaların arasından ansızın bir özlem geçiyor; yüzündeki gülümseme yerini korurken, içinde bir sandalye sessizce boş kalıyormuş.

Ben artık biliyorum; insanın yüzüyle kalbi her zaman aynı mevsimi yaşamıyor. Yüzüne bahar gelebiliyor, kalbinin bir köşesinde kış hiç dinmeden sürebiliyor. İşte gülerken üzülmek biraz da böyle bir şey. Bir anın güzelliğine kendini bırakırken, o güzelliği paylaşmak isteyeceğin insanın yokluğunu hatırlamak… Gülüşünün yarıda kalması değil bu; sevincinin içinde bile ona ayrılmış bir yerin bulunması.

Bugün iş çıkışı mezarına gideceğim. Yine hayatı anlatacağım ona. Neler yaptığımı, neler yaşadığımı, kızımın büyüdüğünü, benim hâlâ bazı şeyleri kafama taktığımı… Ona anlatacaklarımın bitmediğini söyleyeceğim.

 insanın bir mezarın başına gidip konuşması, dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir şey olabilir. Oysa benim için orası yalnızca bir mezar değil. Söyleyemediklerimin, yarım kalan cümlelerimin ve hâlâ içimde yaşayan bağımın adresi.

İki yıl geçti.

Zamanın geçmesi, insanın kaybıyla kurduğu ilişkinin aynı biçimde kalacağı anlamına gelmiyor. İlk günlerde her şey kaybın etrafında dönerken, zamanla hayat başka kapılar açıyor. İşe gidiyorsun, sorumluluklarını yerine getiriyorsun, yeni anılar biriktiriyorsun. Sonra bir koku, bir şarkı ya da tanıdık bir yemek seni hiç beklemediğin bir ana götürüyor. Geçmiş, kapısını çalmadan da içeri girebiliyor.

Bu, iyileşmediğin anlamına gelmiyor. İyileşmek, unutmak ya da hiç acımamak değil. İnsan, kaybettiği kişiyle yaşadığı hayatı geride bırakmadan kendi hayatına devam etmeyi öğreniyor.

Yas, herkesin aynı şekilde yaşaması gereken bir süreç değil. Bir insan gülüyorsa unuttuğu, hayatına devam ediyorsa acısının bittiği söylenemez. Kimi fotoğraflara bakar, kimi bakmaya dayanamaz. Kimi kalabalıklara karışır, kimi yalnızlığı seçer.

Kimsenin yasını bir başkasının ölçüleriyle değerlendirmemek gerekiyor. Bir insanın ne zaman ağlayacağına, ne zaman toparlanacağına, ne zaman artık üzülmemesi gerektiğine başkaları karar veremez. Herkes kendi kaybıyla, kendi imkânları ve kendi zamanı içinde yaşamayı öğrenir.

Benim ablamın hikâyesi bende bir kavanoz çorbada, musallada gördüğüm tebessümde, birlikte büyüttüğümüz kızımın çocukluğunda ve bugün ona anlatmak üzere biriktirdiğim hayatımda sürüyor.

Ona anlatacaklarım bitmedi.

Hayat devam ediyor. Ben de devam ediyorum. Onu geride bırakmadan, yokluğunu da yanıma alarak…

Peki, senin içinde hâlâ kime anlatacakların var?

YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın