gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

KÖKLERİN VE OTLARIN AHVALİ - Mukaddime, Eşik

12 Ekim 2026, 16.35
A- A+
Mukaddime

Zahirde gördüğün her ot, her ağaç bir kelamdır, lakin kulağını toprağa vermeyen, o sesin ne dediğini asla işitemez.

Bil ki yeryüzü, sadece köklerin değil, insanın içindeki saklı fırtınaların da aynasıdır. Kimi insan tenha ve sabırlı bir bekleyişin ocağında pişer, kimi sardığı gövdeyi boğarak büyür, kimi de zihnine düşen sisle kendi hakikatini yitirir.

Bu dükkânın kapısından içeri giren, yalnızca kurumuş otların kokusunu değil, zamanın süzgecinden geçmiş bir vicdanın muhasebesini solur. Çünkü toprak, kendisine ne ektiysen onu verir, insan ise kendi yarasına hangi niyetle baktıysa, sonunda o yaranın rengine bürünür.

Kulak ver! Toprağın altındaki o derin sükûnet ne söylüyor?

Ve senin kalbin, bu ormanda hangi tohumu büyütüyor?

Ber-revân-ı Bahir
 
✦ ── ⁂ ── ✦ 

1 Eşik

Sokağın uğultusu, kenarları aşınmış ağır meşe kapının eşiğinde bıçak gibi kesildi. Kapının üzerindeki çıngırağın ince tınlaması o loş mekâna yayılır yayılmaz, dışarıdaki fayton tıkırtıları, seyyar satıcıların bağrışmaları ve şehrin o bitmek bilmeyen hengâmesi sanki hiç var olmamış gibi dışarıda, ahşabın öte tarafında kaldı.

İçeri adım atan adam, zamanın kendi çarkından azat edildiği, asırlık ahşap kokusu, kurutulmuş ıtırlı otların rayihası, çuvallardan yayılan toprak kokuları ve yılların biriktirdiği gubarla ağırlaşmış hülyalı bir havanın koynuna çekildiğini hissetti. Genzi, mekânın kuytularına sinmiş envaiçeşit kokuyla birden ağırlaştı. Havada sinsi bir kekremsilik bırakan acı kökler, derinlerden süzülen tatlımsı bir amber fısıltısı, kurutulmuş adaçayı ile kekiğin ferahlığı ve köşelere gizlenmiş mahlep ile karanfilin sıcak rayihası birbirine dolanmıştı. Eşik, dışarının soğuk ve ham aydınlığı ile dükkânın koyu, kehribar loşluğu ve bu koyu kokular âlemi arasında görünmez bir hudut gibiydi.

Üzerindeki paltonun yakaları soğuktan ve uzun yoldan nasibini almış, çamur sıçramış paçaları girdiği bu mukaddes sükûnetin içinde mahcup bir iz bırakmıştı. Kapıdan sızan dar ışık huzmesi adamın sırtına vuruyordu. Şakaklarına erken düşmüş aklar, göz pınarlarında yuvalanmış o kederli gölgeler ve dudak kenarlarına kazınmış tereddüt çizgileri, onun şehirden buraya sırf bir merakın sevkiyle değil, ruhunu kemiren ağır bir hesaplaşmanın ve vicdan yükünün tesiriyle kaçıp geldiğini fısıldıyordu. Parmakları, paltosunun cebinde tuttuğu görünmez bir yarayı sarar gibi büzülmüştü.

İçerideki buhurların ve demlenen otların sıcaklığı tenine dokunduğunda, omuzlarına çöken o dışarının buz kesmiş kahrını üzerinde daha fazla taşıyamayacağını anladı. Ağır adımlarla kapının yanındaki köşeye kaydı. Üzerindeki ıslak, çamur serpintili paltonun düğmelerini titreyen parmaklarıyla tek tek çözdü, dışarının soğuğunu saklayan o ağır kumaşı omuzlarından sıyırıp tezgâhın yanı başında duran asırlık, budaklı ceviz askısına astı. Artık mekânın sıcaklığına ve sükûnetine silahsız, savunmasız ve yalın bir gövdeyle teslim olmuştu.

Dükkânın loş kuytusu, tavandan demet demet sarkan sararmış otlar, kurutulmuş şifalı kökler, üzerleri rik’a kırmasıyla etiketlenmiş amber rengi kavanozlar ve pirinç kulplu ceviz çekmecelerle kaplı kadim bir kütüphaneyi anımsatıyordu. Her bir çekmece, ahşabın gözeneklerinden dışarı sızan ayrı bir koku taşıyordu: Safranın asil ve ağır kokusu, ezilmiş kişniş ile zencefilin keskinliği, çam sakızının burukluğu ve mürver çiçeğinin uçucu tatlılığı ahşap duvarların sükûnetine dökülüyordu.

Sokaktan sızan cılız aydınlık, rafların derinliklerine doğru ilerledikçe dereceli bir koyuluk kazanıyor, tavandan aşağı doğru indikçe koyu kahverengi gölgeye dönüşüyordu. Her bir çekmece, toprağın kucağından koparılmış ve insanların hafızasından silinmiş bir sırrı bu loşlukta muhafaza eder gibi sessizce durmaktaydı. Bazı kökler tavandan aşağı sarkıyor, bazıları kurumuş dalların arasında birbirine dolanıyor, bazılarıysa koyu renkli cam kavanozların içinde, üzerlerine düşen ışık huzmesiyle hafifçe parıldayarak sanki yıllardır kendilerine verilecek hükmü bekler gibi duruyordu.

Tezgâhın gerisinde, sakalı kıra kesmiş, bakışları eşyanın ve toprağın gizli diline vakıf olup sükûta ermiş bir derviş vakarıyla duran Aktar Bahir Efendi, içeri giren bu yorgun konuğu süzdü.

Yaşlı aktar, mekânın en koyu gölgesinin tezgâhla birleştiği o hüzünlü kuytudaydı. Yüzünün bir yarısı, önündeki buhurdandan tütüp ağır ağır bükülen günlük reçinesinin, üzerlik otunun ve kor gibi yanan küçük haznenin kızıl akisleriyle aydınlanıyordu. Bahir Efendi, buhur dumanının ve genzi tutan reçine kokusunun arasından adama bakarken gözlerinde ne bir şaşırma ne de aceleci bir merak vardı. Yalnızca uzun yıllardır kapısından içeri giren kırık ruhları, onların sözlerinden ziyade sustukları yerlerden okumaya alışmış birinin vakur ölçülülüğü bulunuyordu.

Adam, tezgâhtaki gubara belenmiş, ışığı hafifçe kıran camlara doğru yavaşça sokuldu. Gölgenin içinde adım attıkça yüzündeki çizgiler yumuşadı. Göğsündeki hırıltılı nefes, ahşap duvarlara sinmiş o kadim kokulara karışarak kısık ve titrek bir fısıltıya dönüştü:

— Bana bahçenin ve toprağın hakikatini anlat Bahir Usta... Meyve veren sahih gövdeleri, toprağın altında hakikatten kaçan suskun kökleri, sarmaşıkları ve buralara sirayet eden zehirleri anlat. Tek tek, hüviyetleriyle anlat ki kime dost deyip kime sırtımı döneceğimi, kimin niyetiyle zehirlendiğimi, kimin suskunluğuyla çürümeye terk edildiğimi bileyim.

Adamın sözleri dükkânın kokuyla ağırlaşmış loşluğunda bir müddet asılı kaldı. Bahir Efendi hemen cevap vermedi. Yaşlı aktar, karşısındaki adamın aslında bitkilerin isimlerini değil, insanların hüviyetini öğrenmek istediğini anlamıştı. Böyle bir suale verilecek cevabın aceleye gelmeyeceğini, bazı hakikatlerin söylenmeden evvel insanın gönlünde tartılması gerektiğini bilirdi. Bakışlarını ağır ağır tezgâhın üzerindeki köklere, çiçeklere ve gövdelere çevirdi. Sanki şimdi anlatacağı her bitkinin ardında bir insan yüzü, her kökün altında ve her gölgenin kıvrımında bir hayat hikâyesi saklıydı.

✦ ── ⁂ ── ✦ 

Göksel Baktagir - Dilrüba

YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın