KÖKLERİN VE OTLARIN AHVALİ - Nar, Dağ Çiğdemi, Akzambak, Mürver Çiçeği - Papatya, Çobançantası
29 Ekim 2026, 13.39 A- A+
Nar, Dağ Çiğdemi, Akzambak, Mürver Çiçeği
Şerbet (3):
https://gamyun.net/bloglar/%20173708/koklerin-ve-otlarin-ahvali---serbet.html
Bahir Efendi, tezgâhın üzerine bir müddet baktıktan sonra gözlerini adama çevirdi. Omuzlarında hâlâ asılı duran o ağır tereddüdü ve karşısında öylece duruşunu süzdü. Sonra hiç acele etmeden çekmecenin kilidini açtı. Nar çiçeklerini, kurutulmuş nar kökü kabuklarını, Dağ Çiğdemi'nin küçük yumrusunu, Akzambak'ın kurutulmuş çiçeklerini ve Mürver Çiçeği'nin yassı, sarımsı-beyaz çiçek kümelerini hususi bir ihtimam ve hürmetle çıkararak tezgâhın üzerindeki çuka örtüye yan yana dizdi. Ardından tezgâhın köşesindeki ahşap çanakta duran, kabuğu hafifçe yarılmış iri bir narı da alıp bütün bu bitkisel emanetlerin ortasına koydu. Pencerelerden süzülüp inen ışık huzmesi tam da bu örtünün üzerine düşüyor ve etraftaki derin gölgelerin ortasında burayı adeta aydınlık bir meşhere dönüştürüyordu.
Yüzünde, adamın zihnindeki karmaşayı hemen gidermek isteyen bir bilgelikten ziyade, insanın bazı hakikatlere başkasının sözüyle değil, kendi yarasından geçerek varması gerektiğini bilenlere özgü mahzun bir tebessüm belirdi.
Söze başlamadan evvel gözlerini kapağı hafifçe aralık duran buhurdana kaydırdı ve derin bir nefes alarak kalbini ve nefsini yokladı. İçinde belirmesinden korktuğu o sinsi kibri, bildiklerinden doğan hırsını nefsinden söküp atmak istedi. Bilmenin gururuna sığınmaktan ve “ben biliyorum” hükmünün kaskatı gölgesinden Allah’a sığındı. Dili dışarıdan suskun görünürken, göğsünün kuytusunda sessizce niyaza durdu:
“Ya Rabbi... Bu âciz kulu, hakikati kendi mülkü sanan kibrin karanlığından muhafaza eyle. Zihnime ihsan ettiğin bitkilerin sırrını, karşımdaki cana bir üstünlük nişanesi değil, ancak senin cömertliğinin bir aynası kıl. Dikenimin sivriliğini kır, kelamımı nefsimin hevesinden söndür ki karşımda duran bu mahzun ruh, benim değil, senin hakikatinin şifasına ersin…”
Avuçlarının içini hafifçe göğsüne bastırıp nefsini teskin ettikten sonra gözlerini yavaşça açtı. Bir müddet konuşmadan bitkilere baktı. Yüzünde, her birinin toprağın derinliklerinde sakladığı sırrı bilenlerin o mahzun tebessümü hâlâ duruyordu.
— Bak, evlat, dedi, ortada duran, kabuğu yarılmış ve diri kırmızı taneleriyle ışıldayan narı işaret ederek. Toprak yalnız zehir büyütmez, can olanı, sahih olanı bellemen gerekir ki zehrin neyi çürüteceğini, kimin masumiyetine kastettiğini bilesin. Şu gördüğün nar ağacının meyvesidir. Dış kabuğu sert, edası mütevazıdır ama içi cömerttir. Üzerine vuran şu küçücük ışıkta bile tanelerinin nasıl parıldadığına bak... Tek bir meyvenin içinde yüzlerce tane, yüzlerce ihtimal, yüzlerce küçük hayat saklar. Kendi içinde çoğalırken başkasını eksiltmez. Âdemoğlunda sahihliğin nişanesidir bu meyve... Özü sağlam olan, kendini olduğundan başka göstermeye heves etmez, fakat kendisine yaklaşanın da nasibini esirgemez. Narın hikmeti işte buradadır: Dışı muhkem, içi cömerttir. İnsan da böyledir, özü sahihse kendisini muhafaza ederken başkasının hakkından eksiltmez.
Bahir Efendi, meyvenin yanı başında duran sert, kurutulmuş nar kökü kabuğunu avucunda bir müddet tuttu:
— Nar ağacı da böyledir, kökleriyle toprağa tutunur, dallarıyla soluklanana gölge, sığınana mesken olur.
Nar kökü kabuğunu usulca yerine bırakıp yanı başındaki küçük yumruya dokundu:
— Şu mahcup yumru ise Dağ Çiğdemi’nin toprağın altındaki canıdır. Karın son izleri henüz yamaçlarda dururken, toprağın soğuğu henüz çekilmeden lekesiz bir beyazlıkla yahut mahcup bir morla başını yerden çıkarır. Işığa müştaktır ama kimsenin toprağında, kimsenin rızkında gözü yoktur. Varlığıyla yalnız baharı müjdeler. Şeffaftır, dürüsttür ve içi neyse dışı odur. Kendisini büyütmek için başka bir gövdeye dolanmaz, başka bir bitkinin özsuyunu emerek yaşamaz. Lakin ne acıdır ki toprağın en lekesiz çiçeği, toprağın altında dolaşan zehirlerin ne kadar sinsi olduğunu bilmez. Masumiyetin en büyük zaafı bazen kötülüğü tanımamasıdır. Saf olan, herkesin kendi kadar saf olduğunu zanneder. Oysa dünya yalnız ışığa uzanan çiçeklerden mürekkep bir bahçe değildir, toprağın altında birbirini arayan, birbirinin suyuna yürüyen nice karanlık kök vardır.
Yaşlı aktar parmağını çukanın üzerindeki kar beyazı, narin kurutulmuş taç yapraklara kaydırdı:
— Dağ Çiğdemi’nin hemen yanında duran şu berrak çiçek ise Akzambak’tır. O, hiçbir lekeyi üzerinde barındırmayan mutlak saflığın, duruluğun kalesidir. Etrafında çamur da olsa, çürüme de baş gösterse o kendi beyazlığını kirletmez. Lakin saflığın kaderi de inceliktedir... Dokunsan incinir, sert bir rüzgârda narin çiçekleri bile zedelenir. Saflık, kötülük karşısında kendi güzelliğinden başka kalkanı olmayan hüsnüniyettir. İşte bu yüzden zambak gibi saf insanların gönlü, sinsi rüzgârlara karşı korunmaya muhtaçtır.
Akzambakların yanı başında duran, yassı kümeler hâlinde kurutulmuş sarımsı-beyaz mürver çiçeklerine elini götürdü ve parmaklarının ucuyla onları şefkatle, incitmeden okşadı:
— Şu mahcup çiçek kümeleri ise Mürver Çiçeği’dir. Karşılık beklemeden şifa dağıtan mütevazı bir ahlâkın timsalidir. Kendi adını bağırmaz, gösterişli bir eda takınmaz. Yol kenarlarında, çalı aralarında ses etmeden büyür. Fakat ne zaman bir göğüs daralsa, ne zaman bir canın harareti yükselse, o sessizce ve cömertçe şifasını akıtır.
Tezgâhtaki dört bitkiyi son bir kez dikkatle süzdü ve ardından gözlerini adama çevirdi:
— Bak, evlat... Toprak hiçbir çiçeği ötekisinden üstün kılmak için büyütmez, her biri kendi makamında bir hikmettir. Narın cömertliği olmasa toprağın bereketi eksik kalır, Dağ Çiğdemi’nin cesareti olmasa kışın ortasında bahar müjdelenmez. Zambak saflığın ve duruluğun kalesidir, Mürver ise kimsesizlerin gürültüsüz ilacıdır... Hiçbiri ötekine benzemeye çalışmaz. Toprağın ulu adaletidir bu... Her can kendi fıtratında güzeldir, kendi toprağında kök saldığında hakikatinden uzak düşmez. Ne var ki insanoğlu bu hakikati çabuk unutur, çiçeği kökünden ve toprağından koparır, sonra da kokusu neden uçtu diye hayıflanır.
Adam tezgâhta yan yana duran nar meyvesine, kök parçalarına, küçük yumruya ve çiçeklere baktı. Bakışı Dağ Çiğdemi’nin üzerinde ötekilerden biraz daha uzun kaldı. Kışın son soğuğuna rağmen başını kaldıran o küçücük çiçekte, mahcup bir saflıkla yan yana duran sessiz bir cesaret varmış gibi geldi ona. Yüzünde belli belirsiz bir yumuşama oldu ve gözlerini çiçekten ayırması bir an gecikti. Sonra bakışı usulca diğer emanetlere kaydı. Kurutulmuş çiçeklerin ve kök parçalarının taşıdığı kokuya, bütün bu bitkisel emanetlerin çevresine sinmiş sarsılmaz sükûnete ve üzerlerine düşen hüzünlü ışığa tutunmak ister gibi derin bir nefes aldı.
✦ ── ✿ ── ✦
Yabani Papatya, Çobançantası
Bahir Efendi, narın cömertliğinden, çiğdemin masumiyetinden, zambak ile mürverin o seçkin ve berrak âleminden sonra, bakışlarını tezgâhın en altındaki boyası dökülmüş mütevazı ahşap çekmeceye çevirdi. Yavaşça eğilip çekmeceyi çekti.
Çekmeceden ne amber rengi bir cam kavanoz çıktı ne de sedef kakmalı bir kutu. Sararmış bir kâğıda sarılı, kurutulurken ufalanmış kır papatyalarını ve sapları üzerinde yürek biçimli minik tohum hazneleri bulunan çobançantası otunu usulca tezgâha bıraktı.
Odaya, az evvelki o derin ve hoş kokuların ardından kırların, tarlaların ve unutulmuş patikaların o gösterişsiz, temiz ve ham kokusu yayıldı.
Bahir Efendi avucundaki ufalanmış sarı-beyaz taç yapraklarını adama doğru uzatırken sesi bir fısıltı gibi alçaldı:
— İnsan hep göz alanın, yüksekte duranın, varlığıyla ortalığı velveleye verenin peşine takılır. Sanır ki dünya yalnız azametli gövdelerden, alkış bekleyenlerden yahut ulaşılması güç narin çiçeklerden mürekkep bir yerdir. Oysa yeryüzünün kahir ekseriyeti bunlardan ibaret değildir. Şu gördüğün Yabani Papatya’dır, yanındaki de Çobançantası...
Parmağını çobançantasının yürek biçimindeki minik tohum hazneciklerinde gezdirdi:
— Yabani Papatya, kendi payına razı bir kanaatin çiçeğidir. Kimsenin bağında hak iddia etmez, kimsenin suyuna el uzatmaz. Çobançantası ise kimseden alkış beklemeden, yol kenarlarında ve taş aralarında sessizce şifa sunar. Büyüklük iddiaları yoktur ama ne boş yere yaşar ne de boş dururlar. Şifaları gizli, özleri sağlamdır. Kışın o sert ayazı çekilip toprak uyandığında, bu görünmez çoğunluk yeryüzünü sessizce örter ve insanlığın yükünü omuzlar.
Adamın bakışları ufalanmış yapraklara dalmıştı. Yüzündeki gergin çizgilerin hafifçe gevşediğini fark eden Bahir Efendi sözünü sürdürdü:
— İnsan haksızlığa uğradığında yahut birinden darbe yediğinde bütün dünyayı o zalimin suretinde görme gafletine düşer. Lakin bir dikenin canını yakması, yanı başındaki her otun da zehir taşıdığı anlamına gelmez. Sen yaralarını sayarken, kendi hâlinde büyüyen ve sessizce şifa sunan bu mütevazı ruhların hakkını yeme. Marifet, dikene bakarken ayağının altındaki otu, papatyayı, çobançantasını çiğnememektir.
Adam, tezgâhtaki o mütevazı yaprak zerrelerine bakarken şakaklarını sıkan o sert çemberin biraz daha genişlediğini hissetti. Yıllardır kırgınlıkla, “Beni anlamadılar” öfkesiyle tepeden baktığı, hor gördüğü sıradan insanların yüzleri geçti gözünün önünden. Avuçlarını bacaklarına bastırdı ve göğsünün tam ortasındaki o killi toprak ilk kez nefes alıyordu. Yaşlı aktarın sözü, sanki omzuna konan ağır ama merhametli bir el gibi çöktü üzerine.
✦ ── ✿ ── ✦
Göksel Baktagir - Dildar Mektup
Önceki Bölümler:
Mukaddime (1) ve Eşik (2):
https://www.gamyun.net/bloglar/%20173696/koklerin-ve-otlarin-ahvali---mukaddime--esik.html
Şerbet (3):
https://gamyun.net/bloglar/%20173708/koklerin-ve-otlarin-ahvali---serbet.html


YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir