gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

KÖFTECİ İSMAİL

30 Ocak 2024, 10.53
A- A+

Antalya eski doğu garajı. Karmaşa. Çok büyük bir karmaşa!
Yoğun egzoz kokusu, uğultu şeklinde bitmeyen sesler, iğne atsan yere düşmeyecek aşırı bir kalabalık... Zamanla kıyasıya bir yarış var. Herkes ki yolcusundan şoförüne, değnekçisinden simitçisine herkes, bir telaş, bir şeylere bir yerlere yetişmeye çalışıyor.

Yanından geçtikleri değnekçinin sesi kulağında çınladı.
-Manavgaaatttt! Kalkıyor haydii! Manavgattt!
Duraksadı bir an, Manavgat tabelası asılı Mercedes 309 a hayranlıkla baktı. Mercedesin efsane 309 u. Yamalı bohça gibi olan diğer otobüslerin yanında, tok duruşu beyaz renginin sadeliği asilliği derken büyülenmiş gibi bakakaldı birkaç saniye. Neden sonra babasının itelemesi ile kendine geldi. Babasının her zaman ki gibi yüzü asıktı. Sanırım büyüyünce en nefret ettiği şeyin insanların somurtması- surat asması olmasının sebebi çocukluk travmaları olacaktı. O surat asmaların peşinden bağrışlar geliyordu, sonra söylenmeler, sonra da....Neyse ne işte, çocuklar büyüyordu bir şekilde. Şimdiki pedagoglar 80 lerde olsaydı kesinlikle ülke karantina altına alınırdı. Ülkenin adı travma cumhuriyeti bile olabilirdi.

Yaptığı yaramazlığın sonrası cezasını çekmeye gidiyordu. Ama nereye-niye hiç bir fikri yoktu.
Babası şaşırtıcı bir şekilde elini tutmasına izin verdi. Büyük ihtimalle kaybolmasını istemediği için ama bu bile onu mutlu etmeye yetip arttı. Etrafındaki insanlara çarpmadan babasının adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordu. Hızlıca yürürken insanların elbiselerine değil ayakkabılarına bakabiliyordu. Süslü, cilalı, hani şu fiyonklu olanlar… Yeni, parlak olanlar hoşuna gidiyordu. Onun ayakkabıları ise eskiydi, aksi gibi bugün boyalı bile değillerdi.

Karmaşadan biraz uzaklaşıp lokantaların olduğu sokağa doğru yürüdüler. Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Manavgat’a dayısının yanına gitmek için bir kaç defa annesi ile garaja gelmişti, ama buraları hiç görmemişti. Dayısı demişken... Manavgat dönüşü otobüste bir kadın dört çocuğa 2 koltuk yeter diyerek ekonomi yapan yengesi ve buna sessiz kalan dayısı. Oysa ki dayısının durumu çok iyiydi... Maalesef bazı insanlar arkasından rahmetli oldu bile dedirtemeyecek karaktere sahiptiler!

Bir iki dükkân geçtikten sonra camında Köfteci İsmail yazan lokantanın önünde durdular. İçeriye girerken burnuna mis gibi köfte kokusu geldi. Yutkundu. Et evlerine anca kurbandan kurbana giriyordu. Ha Allah var, babası ay içerisinde 2-3 iş alırsa evde bolluk zamanı da oluyordu ama çok nadir. Yılda belki 1 -2 defa. Altı nüfus tek adamın eline bakan aile için et cidden lükstü.
Daha önce hiç lokantaya girmediği için birazda merakla etrafını incelemeye devam etti. Hala yer sofrasında yemek yediklerinden, masada oturan insanlar ona hep zenginmiş gibi geliyordu. Babası annesinin çok dışarı çıkmasına izin vermezdi. Misafirliğe gitme gelme pek sevmediği işler. Küçük yaşındaki sınırlı misafirlik hayatında bir dayılarında, birde anası babası memur bir arkadaşı vardı onun evinde görmüştü masa sandalyede yemek yenildiğini. Onlarında durumu iyi, onun için masa sandalye demek hep zenginlik demek gibiydi. Hatta o annesi babası memur çocuk, yaramazlık arkadaşı Süleyman’a ve ona puding ikram etmişti. Hızla kaşıklarken yüzlerine bulaşan puding... Süleyman’la birbirlerine bakıp gülümsediklerini hatırladı.

Lokantanın içi de kalabalık, ama en azından dışarısı gibi değil. Ne büyük ne küçük ortalama bir lokanta.Etrafına bakmaya devam ederken babasını hürmet ile karşıladılar. Benmari deki sulu yemekler de çeşit çeşit. Midesinin gurultusu açlıktan değil belki ama hani can çekmesi derler ya, aynen ondan... Bu arada selamlaşma faslı sürüyordu.
-Arif abi hoş geldin
Lokantanın içi pırıl pırıl. Bal dök yala o hesap. Yerde, evlerinin mutfağında gördüğü dandik küçük seramiklerin iki katı ebadında bembeyaz seramikler. Tertemiz silinmiş, resmen parıldıyor! Sakallı yapmış seramikleri. Sakallı dediysem ustanın lakabı. Biraz daha büyüdüğünde onunla da tanışma fırsatı bulacaktı.
 Duvarların etekleri yarı beline kadar ahşap. Üstü beyaz kireç boya. O zaman tabi plastik boya hak getire. Kireci suyla aç, iki kovadan birbirine aktarırken kıvamınındın anlarsın, az zeytinyağı kat yumuşasın, badana fırçasını batır, kovanın kenarında sıyır damlamasın, aynı sırada hizayı bozmadan ufak bindirmeler ile sür, iz yapmasın. Öğreneceksin çocuk, iki-üç seneye kalmaz öğreneceksin. Lokantanın duvarlarını tabi ki babası boyamıştı. Etrafı süzmeye devam etti. Duvardaki ufaklı büyüklü çerçevelerin içinde siyah beyaz resimler vardı. Kim bu resimdeki insanlar diye merak etti aslında ama yaklaşıp bakamadı.
Ve hayranlıkla baktığı ahşap masa, ahşap sandalyeler. Şimdiki gibi plastik şekilli olanlardan değil, nasıl desem sade zarif. Anlıkta olsa, dört kardeşi annesi evlerinde bu masaların üzerinde yemek yediğini hayal etti.
Bir iç mimarın eli değmemişti tabi ki ama zevkli, insanı saran, sıcak bir mekândı işte.
En saf hali ile oturup yemek yiyeceğiz herhalde diye düşünürken arka tarafa doğru yürüdüler. Lokanta kısmından mutfak kısmına geçişteki kapı Araf kapısıydı sanki…

Beyazdan siyaha direkt geçiyor gibi. Gri diye bir şey yoktu. Parlayan tertemiz seramiklerden kirli mozaiğe doğru keskin bir adım attı.
Bitirimhane!
Daha önce hiç görmediği tipte kara kuru, korkutucu adamlar ondan oraya koşturup duruyordu. Adamlar dediysem en büyüğü 20-25 anca vardı. Sürekli birbirleri ile şakalaşıyor küfürleşiyor ama hiç durmadan da çalışıyorlardı. Çuvalın dibinde oturmuş patates soğan soyan, koca tencereleri çekiştirerek götürmeye çalışan, servis tabağı elinde koşturan bitirim çocuklar…
 O gün 10 yaşına varmamış bir çocuğun hafızasında yer edecek kadar büyük küfürler dinledi. İşin ilginç yanı küfrü eğlence olarak kullanıyorlardı. Aslında içten içe korkuyordu bu bitirim tipli abilerden ama babasına gösterilen saygıdan dolayı biraz rahattı. Hoş geldin arif abi ve ayaküstü kısa sohbet faslı bittikten sonra babası ile mutfağında arkasında bahçe tarzı bir yere çıktılar. İçerde işi biten ya da mola yapan iki genç elaman sandalyelerde oturmuş sigara içip sohbet ediyorlardı. Sohbet dediysem yarısı küfür yine... Bu arada onlarda kendisinden en fazla 5-6 yaş büyükler.

Babasını görünce toparlandılar. Yine hoş geldin arif abi faslı başladı. Biri diğerine kaş göz yaptı, git getir dercesine. Az daha palaz olanı babasına seslendi
-arpa suyumu arif abi
-kaptır gelsin yeğenim
Diğerine göre daha genç olanı aceleyle içeri yöneldi. Hızla koşarken az ilerde duran meyve kasasına takılıp sendeledi.
-acele minganis yeğenim! siga siga! diye gülerek bağırdı babası. İstanbul’da Rum bir vatandaşın evini boyarken öğrendiği 2 kelime ile...
Beyaz pantolon, bağrı açık beyaz gömlek, arkasına basılmış beyaz ayakkabıları... Yanan sigarası elinde birasını yudumlarken babasını hayranlıkla izliyordu. Kitap okurken gözlüklerini çıkarıp gözlerini ovuşturan memur bir babası olsa onu izleyeceği hayranlıkla izliyordu.
Kapıdan yanlarına doğru orta yaşlarının sonunda göbekli kelli felli bir adam geldi. Bu sefer babası hürmet edip yerinden doğruldu. Adam babasının omzuna dokundu
-kalkma arif kalkma, hoş geldin
-hoş buldum ismail abi
Köfteci ismail ona doğru döndü, baktı, saçlarını okşadı.
-yeğen kim
-benim oğlan
Köfteci İsmail, benim oğlan lafını duyunca biraz daha dikkatle yüzüne bakıp gülümsedi.
-gözlerin renklimi lan senin keraneci!
Utanarak başını yere eğdi.
Köfteci İsmail az önce babasına bira getiren çocuğa seslendi.
-kalk fırla! Bana bira yeğenime yedigün getir!
Çocuk yerinden fırladı. İsmail onun yere bakan başını yukarı doğru kaldırdı
-öyle yüzünü gözünü yere eğme yeğenim, açmısın köfte getirsin mi çocuklar?
-Yok amca sağ ol
Köfteci İsmail sandalyeye otururken cebinden sigara paketini çıkardı. Uzun samsun. Babasından biliyordu. Sigarasını yaktı. Ona doğru baktı
-Utanmak yok yeğen. İsteyeceksin. Yırtıcı olacaksın bu hayatta! Ne diyordun arif sen? Yedirme ye içime iç s..... s..
Babası ve İsmail kahkahalarla güldüler,

Onlar sohbet etmeye başladığında yavaşça yanlarındaki sandalyeye oturdu.
İsmail ve babası sohbetlerine devam ederlerken o da önüne getirilen cezası mı mükâfatımı olduğunu bilmediği yedi günü yudumluyordu. Keyfi yerindeydi. Ve yalan yok hayatında ilk defa portakallı gazozun tadına bakmış oluyordu.
Yan yana sayılabilecek 3 sandalyede oturuyorlardı.
Bir an konuşmaları durdu. İsmail amca yine tombul parmakları ile saçlarını karıştırdı. Sigarasından derin bir nefes çekip babasına baktı.
-s…r et arif okusun çocuk. Burada it kopuk olacağına... okusun arif elleme çocuğa... Kim bilir ilerde mimar mühendis bir şey olur belki de
Bir saat kadar daha durdular. İsmail amca ile babası karşılıklı sohbete ve içmeye devam etti. Onlar sohbet ederken ufak bahçede dolaştı, sırnaşık lokantacı kedilerini sevdi, kendi kendine oyunlar kurdu. Masayı kavrayıp eve götürdüğünü hayal etti, ablaları ne kadar sevinecekti masayı görünce…


Eve doğru yürürken neler olup bittiğinin farkında olmadan neden köfte istemedim diye kızgınca kendi kendine söyleniyordu. Babası aniden durdu. İçtiği biraların çakır keyifliğinde ona baktı. Keyifle güldü
-Mühendis mi olacan lan sen!


Çocuğum daha. Anca ilkokul 2 ya da 3 e gidiyorum. 10 yaşında yokum. Hayal meyal derler ya işte o minvalde hatırlıyorum. Fazlası, şu anki benim sarhoşken yazıp sildiğim yazılardan değil sarhoşken silinen, silinmesi için içtiğim anılarımdan eklediklerim.

Annem ve ben babamın çocukları ile beraberdik dün akşam, yeğenimin doğum gününü kutladık. Herkes yarımdı çocukluğundan beri ya da ben öyle hissettim gereksiz bir nostalji ile
Sadece kadınlar çocuklar ve sevimli hayvanlar karşılıksız sevilir
Keşke sadece çocuk olduğumuz için biraz daha çok sevseydin bizi....



YORUMLAR

30 Ocak 2024, 13.46

Küçüklüğünü mü anlattın? Okuyup gözümde canlandırdıkça, sonlara doğru küçük çocuğa sarılıverdim sımsıkı. Köfte istemeye çekinmiş ama bak hayatında içtiği ilk portakallı gazozu önüne serilmiş :/ buruk bir iç ferahlığı. 

Her ne kadar üzünçlü olsa da toparlanıp hikayedeki ana fikri kaptım ve destekliyorum. İmkanlar elvermediğinde bakmak (büyütüp okutmak) belki zor olsa da sevmek çok kolay...

Sosyal medyada bir video görmüştüm. Yer minderinde ortaya baba, babanın iki yanında birer çocuk, üç çocuk ayakta. Ayakta olanlardan en küçüğünün doğumgünü kutlanacak. Ayaktakiler ablaları. Ablanın biri ortamdan ayrık ot, her ne kadar ambiyansa uyum sağlamaya çalışsa da havasında okuyup ilerde meslek sahibi olacak görüntüsü var. Neyse pastayı getiren diğer abla en büyükleri. Pasta da neyse işte pasta diyelim :( Çocukların alkışlarına ve kutlamalarına kendince eşlik etti o baba. Görüntüsünden (babaların klasik rahat oturuşundan) ve evin yoksunluğundan asla beklemezsin böyle bir ince varoluş ama yaptı adam, seviyor işte çocuklarını. Adını unuttum, tekrardan iyi ki doğmuş o videodaki doğumgünü çocuğu kimbilir şuan kaçıncı yaşında. 

Pastanın içerik olarak zayıflığı, evin yer minderinden ibaret oluşu vs sevmeye engel değilmiş, seven bir şekilde seviyor ve bir şekilde gösteriyor. 

Yalnız "daha çok sevmek" nasıl olur onu tam bilemedim galiba. Baba işte klasik asık suratlı, ciddi duruşlu, genellikle iş dönüşü yorgunluğundan muzdarip evin hem babası hem de reisi. Evdeki nüfus sayısına göre çevreden nitelik ve nicelik kazanan adam kaç parçaya bölünsün, hangi birisine yetsin yahu. Bir çocuk iki çocuk derken daha çok çocuk istemeyi bilir ama baba olarak yetip yetmemeyi belki de yetememeyi düşünmez. Eş olarak yetmeye girmiyorum bile. Genel toplum algısı ve beklentisi böyleyken kimleri suçlasam, hangi cinsiyete sarsam... Neyse ya dağılmasın, belki nüfus sayısına bakmıyordur belki de her çocuğun babadan "daha çok sevseydin" beklentisi farklıdır. 

Sevimli hayvanları karşılıksız sevmeye gelince, uslu sevimli kediyi köpeği sevmek kolay sıkıyorsa timsahı sevin ben gibi (gözlüklü emoji) 

Betimlemeleriyle, iç seslerle genel anlatımı okuması keyifliydi. Yazı için teşekkürler gerçekten. 


30 Ocak 2024, 22.08
Belki çok yorgun, belki çokca haksızlığa uğramış, belki kimse tarafından derdi dinlenmemiş, belki herkesten çok eksik kalmış, ömrünü boya fırçası ve boya kovası arasına sıkıştırmış bir adam. Belki de herkesten çok onun sevgiye ihtiyacı var.
Niye hep pencerenin bi tarafından bakıyorsun, halbuki hem içeri hem dışarı gösterir pencereler. Keza kapılar da. Girmek isteyenler için içeri,çıkmak isteyenler için dışarı açılır.
Hani diyorsun ya "Sadece kadınlar, çocuklar, sevimli hayvanlar karşılık beklenmeden sevilir." diye. Yanılıyorsun inşaatçı, hiçbir karşılık beklenmeden sevilen adamlar da vardır. Hem de çokca...
 
Ama zordur di mi bunu yapmak, hele de sen daha yeterince  büyümeden, hayatta istediğin noktaya ulaşmadan bırakıp gitmişse, ölmüşse o adam. Hesabını soramadıysan çocukluğunun, hele bak baba ben çocuğumu çok seviyorum, sadece çocuk olduğu için çok seviyorum diyememişsen.
Bence  o çocuk; sıkıntılı geçen, mutsuz sandığı çocukluğunun kırık dökülmüşlüğüne değil, babasının ölüp gitmesine içerlemiş.
Belki silinmesi gerekmiyordur anıların da. Oldukları yerde biraz tebessüm bekliyorlardır belki sadece. Büyüdün çocuk, diyorlardır. Artık büyüdün. Belki de çok sevdiğini söyleyemediği için kederi bitmiyordur çocuğun da. Ama babalar her zaman duyar çocuklarını, ölseler bile. Gel birlikte haykıralım, babalarımız duysun bizi. Seni çok seviyorum babam, ölmüş olsan da....


Ayrıca dünyadaki bunca çirkinliğin içinde, hali vakti olmadığı halde, canı dişinde çalışıp yaşayan, yüzü asık olsa da hani çocuğuna haram lokma yedirmemiş babalar var ya ben onları daha bi seviyorum. Keşke birileri de onları mutlu etmek için azıcık çaba gösterseydi. Keşke onların da yüzü gülebilseydi.
Paylaşım için teşekkürler İnşaatçı, ben sevdim yazıyı. Sen silersin bi ara.



Notunuz:  Yok bi şey :)


Sevenlerime öpücük gülücük bolca kucaklaşma gönderiyorum.

Hüpünüzzzzzzzzzzzzzzzz Jitinizzzzzzzzzzzzz

                                                                      Babette








31 Ocak 2024, 12.26
İkinize de vereceğim cevap aynı paralelde olacağı için şöyle yazayım arkadaşlar; Ben babamla barışalı daha doğrusu bencilliği bırakıp onun yaşamının empatisini kuralı baya bir zaman oluyor. Benim çocuğum olduktan sonra, ben hayat telaşı mesuliyetler ve sairenin içerisinde ona sevgimi( ki dünyada hiç kimseyi sevmediğim kadar çok seviyorum her ebeveyn gibi) tam olarak gösteremediğimi düşünürken ekonomik şartlar, 4 çocuk artı faktörler babamı daha doğru anladım. Anladım tam kelime karşılığı olmasın hadi, kabullendim daha doğru kelime sanırım:)
Zaten "sevseydin" yerine "daha çok sevseydin"yazmamın sebebide oydu. İllaki seviyordu.illaki bütün babalar çocuklarını sever.
Eskileri arada esince yazıyorum. Ali abi moduna bağlıyor da olabilirim, özlemden de olabilir:)
Bir de yazmak için yazıyorum. Geniş avareliklerim var şu an:) başladığım şantiye daha ruhsat almadı beklemedeyim vs vs. Yazmak baya bir zaman alıyor. offf pooffff yapmak YouTube videolar Facebook, instegram, Twitter bızıklamak yerine buralarda zaman öldürüyorum.Tik toka sarmadım daha.
Sanırım yazmayı da seviyorum:)
Teşekkürler yorumlar için

31 Ocak 2024, 13.50
 Baba içerikli yazılarında bilmiyorum sen öyle düşünmüyor da olabilirsin ama benim aldığım hisle alakalıydı yorumum. Belki  canını biraz yaksa da hep avucunda taşımak istediğin bi parça kor gibi. Acısı bi yana o sıcaklığı hep taşımak istemek gibi vs.
Keza biliyorum ben babanı çok sevdiğini. Yoksa bu kadar gönlünde, kaleminde yeri olur muydu. Olmazdı diye düşünüyorum.

Velhasıl cevap beklentim yoktu inşaatçı. Yine de eyvallah.

Notunuz: Ben de  yorumu muhabbet olsun diye yazdım , geniş avareliklerin tecellisi.  Takıl kafana göre. :)


31 Ocak 2024, 22.25

Büyüyüp birer ebeveyn olduklarında ve eğer empatiden yoksun değillerse; elbette çocuklar ebeveynlerini zamanla anlarlar. Anlamıyorlarmış gibi ve onları suçlamış gibi yorum yazdım sanırım öyle anlaşıldıysa özür dilerim. 

Daha çok sevilmeyi beklemek konusunda kızamam kimseye. Olabilir, normal bence.

Yazmayı sevmen de normal olabilir. Fakat tiktok a sarmamanı normal bulamadım smile Resmi (şaka he!) 

O değil de ben buraya ve buradakilere sardım galiba yeniden. Daha durun daha çok kişiye sarıcam :)
02 Şubat 2024, 06.42
Katil köfteci! Kimse oralı olmuyor, 10 yaşında bir oğlan çocuğuna “köfte ister misin” denir mi hiç! Bırak 10 yaşında olmayı, kimseye böyle soru sorulmaz. Çünkü köfte hep istenir. 2 köfte koyduramamış mı çeyrek ekmeğe İsmail efendi! Pis kapitalist!

Evet, yazıda başka katil yok Cafocum. Aklını, fikrini, duygusunu, kalemini sevdiğim Babettem her şeyi bir güzel yazmış, tamamına katılıyorum. Bu eksik kalmış olma hissini her daim cebinde taşıyorsun cidden. Allah başkaca sıkıntı vermesin. Hem yazdırıyor bak sana, en iyi yazıların baban hakkında olanlar. Kalpten döküldüğünden, illa ki okuyana geçiyor. Hem hepimizin eksik kalmışları var, herkes hem senin hikayene hem de kendi içine doğru bir yolculuğa çıkmış oluyor. Duyguna, kalemine sağlık.

Babetteme Not: Babettem, senin bu inşaatçi içmeye bahanesi olsun diye babasının yakasını bırakmıyor olabilir mi smile Resmi

02 Şubat 2024, 11.23
Zengin böyle böyle zengin oluyor.ismail amca öyle her gelen çora çocuğa köfte vereydi batardı, kurtulun şu duygusal zihniyetten yaşasın kapitalizm! Allah rahmet eylesin İsmail Fenerci  namı diğer Köfteci İsmail güzel adamdı.
Alkol kısmına not: Sigara ve alkolü bırakmış kademeli emeklilik yasasının çıkmasını bekleyen 45 yaşında ihtiyar mülayim bir aile babasıyım ben. Smile
Neyse ruhsat çıkmış haftaya full mesailerim başlayacağı için görüşemeyiz uzun süre. Kendinize iyi bakın olaylara karışmayın, Sinan 'a uymayın ( tekin bir çocuk değil o, haz etmiyorum pek) falan filan arkadaşlar. Artık yazı silmiyorum kalıyor böyle , sıkıntı yok
Sinan kısmıda şaka! Özellikle belirteyim dedim. Gmsnn benim gibi dengesiz biri değil( sanki) ama ne olur ne olmaz. Açıklama şart
02 Şubat 2024, 11.59
Ha birde bak aklıma bir şey geldi. Kapitalizm duygusallık ve sair derken
Burada bu kadar insan yazı Blog yazıyor yazmış vs.( O kadar çok olmayabilir ama eskilerde var.)
Ya neden bu sitenin sahipleri bundan faydalanmıyor ya da faydalanılmasına izin vermiyor?

Basın bir kitap; gamyun bloglar!

Kapitalist yaklaşın; blogların l telif hakkı sizde seçin güzellerinden bilmem kaç tane, hatta rica edin özene bezene yazsın iyi yazarlar eskiler yeniler onlar bunlar. 

Kapitalist yaklaşın;var ya 7 milyon üyeniz 2015 itibari ile onları kullanın, hem editör hem satış hem pazarlama kısmında destek alın. Hepsi ben gibi inşaatçı değil sonuçta

Duygusal yaklaşın; elde edilen geliri Mehmetçik vakfına, çocuk esirgeme kurumlarına, lösev e, hayvan barınaklarına lafın özü hayırlı bir yere bağışlayın

Kapitalist yaklaşın; iyi reklam kötü satışta bile merak edip sitenizi tıklayanlar olacak reklamlardan olası maddi kaybınızı karşılayın

Kazan-kazan durumu!
Burada yazmanın da bir faydası olsun.
Ama nerdeeee anca oturduğu yerden para saysın Sinan...hiç taşın altına el koymasın pehhhhhh!
Sinan buna yaraşmaz belki ama olursa banada fikir babalığından telif hakkı Allah razı olsun deyin-desinler yeter:)

04 Şubat 2024, 02.08
Zihni açılmış maaşallah .dddddd
07 Şubat 2024, 16.08
Pek çok insan gibi muhtemelen sen de bir “sevgi” çocuğu değilsin cafo. “Sevgi” dediğimiz şey bugün için anlamlı, geçmişte bundan nasiplenen çok az kişi vardı. Konjonktür böyleydi maalesef. Çünkü eski dönemlerde öncül olan evlilik modeli “mutualizm”di, yani bir anlamda fayda esaslıydı. İnsan üç neden ile eyleme geçer: “haz”, “fayda” ve “iyi”. “İyi”; haz ve faydanın sürekliliğine bağlı olduğu için onu bir kenara koyarsak bir şey faydalıysa yaparsın, zararlıysa yapmazsın. Bir şey haz veriyorsa yaparsın, elem veriyorsa yapmazsın. Haliyle evliliğin getirisi olan “çocuk” da “fayda” dolayımında değerlendiriliyordu. İnsanın en temel ihtiyaçlarından olan “güvenlik” sorununa karşı “kalabalık aile olma” refleksi geliştirildi. Bu bireysel ihtiyaç, zamanla toplumsal ihtiyaca evrildi ve sayıca fazla olmak arzu edilen bir durum haline geldi. Basit bir örnek ile daha da açıklayıcı hale getireyim:

Mesela şimdilerde eskisi kadar katı olmasa da Kürtlerde sağlam bir aşiret yapısı vardı. Bu yapıda hiyerarşi yukardan aşağıya doğru şöyledir: 

Aşiret reisi - Melalar (dini liderler) - kabile reisi - Hane reisi - Hanenin evli erkekleri- Hanenin en kıdemli kadını - Bekar erkekler - Bekar kızlar - Gelinler - Bebekler

Bu sisteme göre her erkek aşiret reisi olmasa da en azından hane reisi olmayı amaçlıyor. Çünkü hane reisi olduğun noktada hane içindeki diğer unsurlar sana hizmet ile mükelleftir. Bu yüzden hane reisleri, evlenmiş olsalar bile çocuklarının ayrı bir hane açmasını istemezler. Hane reisi olmak için ön-şart tabii ki evlenip çocuk sahibi olmaktır. Burada asıl trajik olan nokta ise gelinlerin hiyerarşik düzende konuşlandığı noktadır. Onların tek hedefi “kewani” ya da “keybannu” diye isimlendirilen hanenin en kıdemli kadını olabilmektir. Bunun gerçekleşebilmesi için de özellikle “erkek” olmak üzere çok çocuk sahibi olmaktır. Yani hem erkek hem de kadın için “nüfuzlu olmak” aslında “nüfus sahibi olma”nın uzantısıdır. Son derece anlaşılabilir bir durum. 

Bu durum sadece Kürtler için değil, çoğu toplumun da gerçekliğiydi. Tamamen faydacılık. Peki haz yani sevgi nerede? 

Şimdilerde çoğu evlilik kurumu artık haz/sevgi sonucunda oluşuyor. Sevgi temelli evlilikler biraz daha bilinçle donatılıyor ve eskiye nispetle çok daha az nüfuslu aileler hanelerde yaşamını idame ettiriyor. Gene de bugün için tek bir çocuğu dahi dünyaya getirmenin “mantığını” anlayamıyorum. Canlılar doğum”dan itibaren “ölüm”e doğru yolculuk yapan bir tür. Ölüm ise insanın en büyük trajedisi. Öleceğini bile bile yaşayan tek canlıyız belki de. Hani Nazım’ın bir sorusu vardır: “insan öleceğini bile bile nasıl yaşar”
diye sorar ve cevabı kendi verir: “ya çıldırır, ya öleceğini unutur”. Acı çekeceğini, travmalar yaşayacağını bile bile bir insanı dünyaya getirmek çılgınlık gibi geliyor bana. 

Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’indeki o beyiti hatırlama vakti:

“Asude olam dersen eğer gelme cihana,
Meydana düşen kurtulamaz seng-i kazadan.”

[Eğer rahat ve huzur içinde olayım dersen, bu dünyaya gelme, çünkü buraya gelen, bu dünya meydanına düşen kimse, belalardan, musibetlerden kurtulamaz]

Kendi travmasının bile hakkından gelemeyen birisi, nasıl olur da dünyaya yeni bir canlı getiriyor? İlahlığa öykünüp “yaratma” güdüsü mü, sperm/yumurta fetişistliği mi, toplum baskısı mı, “evin içinde ses olsun” mu, “yaşlanınca bize bakar” mı, “nasıl çocuk yetiştirilir bir de bizden görün” meydan okuması mı yoksa tamamen bilinç-dışı hareketle “ilk insandan beri üreme var, ben neden eksik kalayım”ın tezahürü mü bilemiyorum. Yanlış anlama kız çocuğu babasıymışsın, Allah huzurlu bir yaşam versin ailenize, hatta bütün ailelere, eleştirmek için yazmıyor, sadece “neden”i sorguluyorum. 


İşin başka boyutları da var: zaman geçtikçe yeni hastalıklar, arazlar ortaya çıkıyor. Mesela eski zaman kadınları “doğum yaptıktan sonra tarlaya çalışmaya giderdik” diye anlatırken şimdilerde doğum sonrası çoğunlukla annenin yaşadığı depresyon yani “postpartum depresyon”diye olumsuz bir süreç var. Bu durumun sahiciliğini inkar edebilir
miyiz? Demek ki doğum sadece fiziksel bir hadise değil. Ne yani şimdiki kadınlar, eskilerden daha mı güçsüz ya da eskiler şimdikilerden daha mı ruhsuz? Bir başka mesele, “çocuk sahibi olmak” ile “kendi sperminden/yumurtandan çocuk sahibi olmak” arasındaki büyük fark. İnsanlar çoğunlukla ikincisini tercih ediyorsa bunu da sorgulamak lazım. Sanırım amaç salt “çocuk sahibi olmak” değil de “biyolojik anlamda bir çocuğa sahip olmak”… 
Şuna inanıyorum: bugün emekleme döneminde olan “antinatalizm” yani “doğum karşıtlığı” ilerde hakim bir görüş olarak dünyayı saracak. 

Bunlarla beraber şimdiki zamanda ailelerin çocuk yetiştirme konusunda çok daha bilinçli olduğunu bir kere daha söyleyeyim. Buradaki gelişimin ana unsuru bana göre erkeklerin yaşadığı dönüşüm. Eski zamanlardaki “baba-çocuk” arasındaki katı tutum çok daha esnek bir hal aldı. Artık babalar, rahatlıkla oğullarının/kızlarının tayt giyip bale yapmasına karşı çıkmıyor :) Şaka bir tarafa başta Kuzey Avrupa ülkeleri dünyaya rol model oluyor. Mesela bizde sanırım doğum izni erkek için “5 gün” iken, İsveç’te doğumun gerçekleştiği andan itibaren erkekler de tıpkı kadınlar gibi nerdeyse bir seneye yakın ücretli doğum izni alabiliyor. Bana göre “sağlıklı bir aile” için devrim niteliğinde bir uygulama. Finlandiya’da nerdeyse 100 seneden beri devlet eliyle “doğum kutusu”nun verilmesi, bu durumun sosyolojik ve psikolojik arka planı, neden Finlandiya’da mutlu azınlığın yaşadığının cevabıdır. Gene mutlu ülkeler sıralamasında üst basamaklarda yer alan Kosta Rika’da çocuk sahibi olmak için belirli sınavlar yapılıyor. Mesela şu an bizde evlat edinebilmek/koruyucu aile olmak için belirli şartlar gerekiyor: en az ilkokul mezunu, 30 yaşını doldurmuş, minimum 5 yıl evli olmak gibi… Bu şartlar geliştirilebilir elbette de, asıl mesele neden normal çocuk sahibi olanlar için de aynı şartlar uygulanmıyor? 


Unutmadan, bale yazına yorum yazmıştım ama hiç adetim olmadığı halde sayfaya direkt yazdım. Sonrasında onaydan mı geçmedi -sanmıyorum, çünkü gmsnn’ye hiç ilişmedim :) - benim bağlantı sayfasında mı bir şey oldu hiç anlamadım, ortada yorum yok. Yeni bir gösteri olduğunda izlenimlerini tekrar yaz da ben de yeniden yorum yazayım, yazık oldu onca şeye :) [Allahım bu nasıl bencillik]






08 Şubat 2024, 07.06
Hoşgeldin Biradam,  seni görmek güzel .
Evet sevgi çocuğu değilim, hatta genişletirsek bir kuşak olarak değiliz. Ben 1979 luyum. Seksenlerde doğan bir çocuk o zamanlar için evlenme yaşı 20 -25 olsa 1955-1960 doğumlu bir babaya sahip olacak. Ki benim babam ben doğduğumda 52 yaşındaymış:)  Türk milleti çalışkandır, zekidir kısmını bir kenara bırakırsak Türk milleti Osmanlı imparatorluğunun devamı olan,hadi okuma yazma demeyeyim ama belirli bir eğitim -aile yapısı ve sairin minik elit bir kısmın ötesine geçemediği bir millet(ti)
Bu zamanla biraz değişsede öğretmen, memur aileleri gibi  o zamanın koşullarında eve düzgün ve iyi bir paranın girdiği kitapla okulda değil evde tanışma lüksü olan yine minik bir kısmın ötesine geçemedi. Silsile yoluyla gittiğinde 80-90 lar sevgisiz çocukların son durağı (ajitasyon olmasın) bir tık ! daha bilinçli sayılabilecek ailelerinde başlangıcı sayılabilir sanırım diyebilirim
Bu üreme - kalabalık olma iç güdüsü zamanın şartlarından dı diyerekte sana katılabilirim. 
Ama ben örnek verecek olsam aşireti değil hayvanlar alemini seçerdim. Malum nezaket ve bilgi farkı:)
Üremek genlerini bir sonraki nesile taşımak içgüdü amaç olmamalı, farkımız olmalı diye...

Bilgisine , tanımasam da en kötü şartlarda:) mütevaziliğinden ötürü karakterine saygı duyduğum birisin. Benim sana sormadan bildiğim yolumuzun kesiştiği bir kaç nokta var, onun harici tabi ki normal hayatta olduğu gibi bu blog ortamındada bambaşka insanlarız. 
Mesela ben bir hikayeci yim.
Tüp bebek deneyip kalp sesi duymaya gitmemize bir gün kala ikizlerimizi kaybetmiştik.
Altı kelimelik hikayelerde anlattım, canımın canı çok yanmıştı fazlasını anlatamadım 
Yaşasaydınız kardeşinin adı Taylan olacaktı Özgür...

Ben baba olmak konusunda kendi babamdan gördüklerim den ve kendime güvenemediğimden dolayı pek hevesli biri değildim.hanım aşırı ısrarcıydı. Ama kızım ailemize katıldıktan sonra  fikirlerimde bende çok değiştim, değişiyorum. O büyüyor,ben olgunlaşıyorum. İnanılmaz bir bencillik seviyesinde o beni çok mutlu ediyor.ben de onun şu an ve büyüdüğünde mutlu olması için ne gerekirse tereddüt etmeden yapıyorum yapmaya çalışıyorum vs...neden sorusuna cevap yoğun bir polyannacılıkla "mutlu olmak için"olabilir sanki...
Vallahi yazacaklarım bu kadar:)
Ha bu arada giselle diye bir bale gösterisi varmış bu ara, hava soğuk içlik niyetine beyaz taytımı çektim altıma:))) bahacazzzzz bahacazzzzz:)


Sizinde Allah belanızı vermesin! Adam kütük gibi 8-10 paragraf yorum bırakmış blogun altına.Bilgisi birikimi ile ilber ortaylının karşısındaki Nihat Doğan gibi,ufo görmüş Bolivya köylüsü gibi ,far görmüş tavşan gibi çaresiz bıraktı beni...
Bilgisi ile! Bak ne diyorum bilgisi ile! beni dövdü dövdü dövdü!kelimeleri ile noktası virgülü ünlem i denklemi eylemi boylamı ile beni boğdu boğdu boğdu! Duvara attı! Çığlıklar! yardım çığlıkları! Bir kişi be bir kişi!
Ben bu aileden değilmiyim ya? Ben bu gamyun blog yazarları ailesinden değilmiyim?bir kişi ya bir kişi napıyon sen burada demedi!İlhami abi sen söyle ben ekşi sözlükte mi yazıyorum? Gamyunda değilmiyiz? Başka yerde mi dövdü bu adam bilgisi ile beni! Yazıktır ayıptır besmile Resmi

Tekrarlıyayım her zaman seni bu ortamda görmek, yorumda olsa yazdıklarını okumak güzel biradam.


08 Şubat 2024, 18.26
Ahahahaha yardım çağrısı aldım. Baktım bi şii yok. Kurumları gereksiz yere meşgul etmeyiniz lütfen! ŞŞŞştt mütevazı naabıyosun .ddddddd
09 Şubat 2024, 00.42
Cafo her zamanki gibi çok keyifle bir yazı okudum ve yorum yapmadan es geçemedim. Herkesin bir tarzı var , yazım tarzını çok beğeniyorum. Yormadan, yorulmadan düşündürüyor,düşündürürken gülümsetiyorsun.
Giselle ye git yorumunu yayınla ona göre bakalım ben de karar vereyim gidecekmiyim :))
Bu arada Antalya devlet tiyatrosu da gerçekten çok iyi. Buzlar çözülmedene gittim geçen bayıldım.
Biraz bale, biraz tiyatro yakında piponu tüttürür, viskini içersin :))) rakıya da tövbe edersin :))

Bir adam da isabetli yorum yapmış birçok düşüncesine katılıyorum, antinatalizme doğru da gitmeyelim. Dünyada sadece ağaçlar, ormanlar, hayvanlar kalırsa o güzelliği kim değerlendirecek, o kadar radikal olmasa da en azından cocuk yapma kuralları kesinlikle olmalı ve bir sınır getirilmeli.

Çocuk yapmama kararını üniversitede verip uygulamış biri olarak, insan niye çocuk yapar sorusunu  çok önceleri sormuştum kendime ve altında bir tutam bencillik bulduğumdan ve Bir adamın dediği nedenden ötürü bu dünyaya acı cekecek bir canlı getirmek istemedim, biraz da sanırım kıyamadım.

Koşulsuz sevgiden bahsetmiş cafo ben koşulsuz bir sevgi olduğuna çok da inanmıyorum ama en azından en koşulsuz olan sevgi çocuğuna duyduğun ve çocuğunun sana duyduğu sevgidir. en azından ideale en yakın olanı olsa gerek. Bu saf karşılıklı sevgi ihtiyacından bence insanlar cocuk yapıyor, elbette birçok başka tırı vırı durum da var, hatta hiç düşünülmeden yapmış olanlar da var, bunların hepsini bir kenara koyarsam her canlı var olmak ve varlığını sürdürmek ister ve çocukta bir nevi varlığını genişleten bir durumdur, özellikle kendinden bir parçanın çoğalması gibi düşürsek, bu bir çoğalma, çok olma isteğidir, aynı zamanda sonsuz olmak,bu dünyada kendinden bir parçanı bırakmaktır.
Öldüğünde aslında kendinden dünyaya bıraktığın bir mirastır çocuk, genetik ve düşünsel miras.
Bunun yanında elbette ki üreme dürtüsünün bir meyvesidir.

Genetik olmasa da bu yazılanlar, çizilenler düşünsel miraslarımız o yüzden ayen cafo bir kitapla bunlar da ölümsüzleştirilmeli. Gamyuna bel bağlama canım sen derle yazılarını, çıkar bir kitap :) Ama şunu söyleyeyim o işin bağışlanacak bir getirisi yüzbinler satmazsan olmuyor :) gamyun ailesi büyük diyorsun... olabilir elbette fikirler güzel.






09 Şubat 2024, 09.52
Merhabalar rune 
Giselle nin konusuna baktım da sanırım ona kızımla beraber gidemem.Fakir kız-zengin oğlan , oğlan bir de hayta, kızla beraberken başka bir kızla nişanlanıyor...Türk aile yapısına, örfümüze adetimize terssmile Resmi
İşte gitmeyeceğim ya bahane uydurayım. Ha ama emir büyük yerden gelir prenses baleye gidelim der hanım bileti alır el mahkum gidersem tabi ki bir sanat eleştirmenismile Resmi  olarak hunharca fikirlerimi yazarım, söylerim.
Çocuk konusu dönüyor dolaşıyor haz sevgi mutluluk derken hissel bir yerde kalıyor. Zaten mantıklı düşününce çocuk iyi bir yatırım değil,  mama,bez,okul masrafları devam ederse üniversite masrafları evlilik masrafı...bunun geri dönüşü ölmez sağ olursan 60 yaşında telefonla arayıp "baba seni seviyorum" demesi...pehhh! Değermi sizce? Benim  cevabımı biliyorsunuz:)
Kitap konusu da hem biraz gmsnn takılmak için hemde haybeye yapılan işin birine faydası olur mu düşüncesiyle ortaya attığım bir şeydi. Buradaki amatör yazıların hissi okuyana da kitap olarak geçer mi faydalı bir iş olur mu şeklinde bir düşünceydi. İçinde bulunmak istediğim değil alıp okumak istediğim bir kitap olurdu.
Ha ama bak Allah var cahil cesareti ile biraz para harcayıp az yapraklı bir kitapsmile Resmi yazma fikrim -hayalim var. Kitabın ismi KIZIMA . 10 adet satılsa (zaten 5 ini ben alacağım)  yeter. hmmmmm paraya para dememsmile Resmi Güzel bir hatıra kalır kızıma o başka...
Yorum için teşekkürler


Cezbe dangadanak smile Resmi gelmişsin yine,hoşgeldin kardeşim.
yazın süperdi altına yorum yazmadım. Ha Allah var ilk başlığa baktığımda dangalak diye algıladım.bana mı diyorsun sen diye olaya gireyim, hedef şaşırtayım , seni silivriden kurtarayım diye düşünsemde baktım dangadanak mış hemen vaz geçtim.Hem birde artık yaşlandım, kapalı alan fobim ve soğuk romatizmamı kötü etkiliyor falan filan...korku ile yönetilen demokratik ülkelerde ooooo o olur öyle bazensmile Resmi

09 Şubat 2024, 11.45
Merhabalar cafo,
Ben en iyisi eşine subliminal mesaj göndereyim :)) olmayacak böyle.
Çocuğa yatırım olarak bakarsan zaten tövbe yarabbim ölü yatırım :( eh iki seni seviyorum der sonra dede olursun torunlarında biraz dedeciğim çok şekersin der, sonrası unutulur gidersin. En iyisi sen şu kitap işini bir düşün :) cafo 10 un 5ini  almıyorsun o biraz 3 ün 1 i gibi oluyor ilahi ya...
Aynen öyle ailene güzel bir hatıra, keyifin daim olsun .


09 Şubat 2024, 17.51
Aaa çok rica ederim, danganadanaklık konusunda eline su bile dökemem ben .dddd Duvardan kazıyayım diye gelmiştim oysa ki, öyle bi feryat figan etmişsin, bi de dangadanak diyorsun, ayıpladım ve gücendim -burnunu yana çevirip hıh yapan smiley- Bi daha da gelmem, cool takılıcam artık .dddd Teşekkürler yazım için söylediklerine, genelde bu tür yazılarda memurlar özel mesaj yoluyla yorum yapıyorlar sağolsunlar, gayet anlayışla karşılıyorum ben de;) anlıyorum seni yani.

Şimdi Cafo kardeşim, bu yazacaklarım ciddi. Kızçeni telef etme baleye filan gönderip. Hevesini alıp sıkılır yakında zaten, inşallah sıkılır. Şimdi sana hoş geliyor ama ciddi manada sardırırsa, point giymekten tırnakları yerinden kalkıp kanayan, sürekli kanlı pamukları parmaklarından canı yanarak çıkaran, parmaklarını merhemlerle iyileştirmeye çalışan yavrucağına tanıklık edeceksin. Aklına gelebilecek en rezil rekabetin yaşandığı bir camiada bulunacağı için, sürekli sinirlerinin bozulduğunu ve dengesizleştiğini göreceksin. Başarılı oldu Devlet Opera ve Balesi’ne kapağı attı diyelim. Onca ızdırap sonrasında aldığı 3 kuruş parayla hayatını kuramadığına tanık olacaksın. Yani olay bu, ilk elden tanıklık etmiş biri olarak yazmış olayım. Sonra yokluktan sahte rakıya talim edip zehirlenmiş olarak bulmayalım seni, üzülürüm bak;) Ha ben parayı bulurum, gerekirse şpagat açarım diyorsan bilmem.

10 Şubat 2024, 08.49
Bak yine...
Kuğu gölü balesindeki gölün klor oranını en iyi ben bilirim, en çok bana soracaksınız tarzı iddialı bir açıklama dahasmile Resmi
Şpagat olayına hiç girmiyorum, sbagat o ilk baştasmile Resmi
Biiiiiizzzzzzz  bu işe yıllarımızı verdiiiiikkkkk! Kusura bakmayın amaaaaa bale olayını sizden öğrenecek değilizzzz!!!!
Hiç mütevazilik yok ortamdasmile Resmi pehhhhhh!

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın